Huzursuzluk – Ö. Zülfü Livaneli / Özet – İnceleme

26 Eylül 2016 gecesi saat 23.44’te karın bölgesine ve böbreklerine aldığı bıçak darbeleri sonucu Hüseyin Yılmaz hayatını kaybetti.

‘ ben bir insandım ”

Bunlar Amerikalı doktorun anlamadığı için telefonuna kaydettiği daha sonra da ölen adamın kardeşlerine dinlettiği; onun son sözleri. Hüseyin’in son sözleri.

Aşk, zulüm, din, harese ve Mezopotamya’nın masalsı öyküsü: Huzursuzluk

erişir menzili maksuda aheste giden”

Gazeteci İbrahim bir gün haberleri incelerken garip bir başlığa denk gelir. Amerikada öldürülen Mardin’li bir adam. Üstelik adı Hüseyin. Çocukluk arkadaşı Hüseyin ‘in trajik ölüm haberini işte bu başlıkla alır.

Bu hikayeye ve yıllardır gitmediği memleketine karşı duyduğu merakla yola çıkar soluğu Mardin’de alır İbrahim.

Onu ölüme götüren şeyin aşk olduğunu hatta Hüseyin’in annesinin nefretle anlattığı şekliyle ” O şeytan kızın büyülemesi” yüzünden olduğunu öğrenir. O kız yüzünden gül gibi nişanlısını bile bırakmıştır zira.

Hüseyin çocukluğundan beri çok şefkatli çok merhametli biridir. Suriyeden akın akın mülteciler gelmeye başlayınca Hüseyin kamplara onlara yardıma gitmeye başlar.

Işte bu kamplarda Meleknaz adında Suriyeli bir kıza aşık olur. Kızın bir de iki gözü de görmeyen bir bebeği vardır. Hüseyin tutar bu kızı eve getirir. Hüseyin’in ablası Aysel’in söylediğine göre bu Suriyeli kızın pek bir dikkat çekici yanı da yokmuş kara kuru bir şey diye bahsediyor Aysel, bir de hiç ama hiç konuşmadığını söylüyor.

Fakat Aysel sonunda bir gün bu kızın Hüseyin’i nasıl kendine aşık ettiğini anladık diye sürdürüyor konuşmasını.

Bir gün mutfakta sessizce yemek yapılmasına yardım ederken dolaptan çıkan marulları görünce Meleknaz sokağa fırlıyor. Başta anlam veremeseler de daha sonra gerçeği anlıyorlar.

Böylelikle marulla Meleknaz’ın yezidi olduğu da ortaya çıkmış oluyor. Hüseyin’in annesi şeytana tapan bu kız evlerine girdikleri için hatimler indirmeye dualar etmeye başlıyor Hüseyin ise yollara düşüp Meleknaz’ı aramaya.

Buluyor da Hüseyin Meleknaz’ı, onu İstanbul’a gönderiyor. Çünkü Mardin’de yezidileri kimse istemiyor aslında. Hatta bu yüzden Hüseyin’in bile hayatı tehlikede. Fakat yılmadan Meleknaz ve kör bebeği için çabalamaya devam ediyor Hüseyin.

Ta ki bir gün başına o büyük felaket gelene kadar.

” beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne”

Hüseyin Mardindeki işlerini tamamlayıp bir an önce İstanbul’a Meleknaz’ın yanına gitmek için çabalarken bir gün IŞİD taraftarları tarafından vuruluyor.

Fakat ölmüyor. Tedavi oluyor iyileşiyor. Onu vuranlar nasıl olsa tekrar deneyecekler diye annesinin ısrarlarıyla iyileşip Meleknaz’ı da yanına alana kadar Amerika’daki abilerinin yanına gitmeye razı oluyor Hüseyin.

Hüseyin Mardin’de yarım kalan sonunu Amerika’da tamamlamaya doğru yola çıkıyor aslında. Bu kez de Müslüman olduğu için nefret sarıyor etrafını. Üstelik canını almadan da bırakmıyor.

” kimseler bilmez bu sırrı, gerçeği bir Meryem bilir ”

İbrahim Meleknaz ve Hüseyin’in hikayesinin eksik parçalarını tamamlamak için tek tek yezidi kamplarını dolaşıyor.

Meleknaz’ın ve oradaki diğer tüm insanların acı dolu hikayelerini dinledikçe kendinden geçiyor. Kafasında ise artık tek bir düşünce var: İstanbul’a döndüğünde Meleknaz’ı bulmak.

Buluyor da. Ne yapıp edip bir şekilde ulaşıyor kıza. Tıpkı Hüseyin gibi İbrahim de bu kızın yaşadığı her acıya rağmen dimdik duruşuna hayata meydan okuyan kara gözlerine kimseden medet ummayan umarsızlığına aşık oluyor.

” her şeyini yitiren bir insanın son sığınağı insan onurudur ”

Hayatta tüm sınavlarını tek başına vermiş hiçbir şeyi olmasa bile dimdik ayakta durabilen tüm kadınlar gibi Meleknaz da bu yabancının aşkını da acımasını istemiyor.

Zaten belki İbrahim’in içini yakıp kavuran da aşk değil. Hayranlık. Mücadelesini tek başına verebilen bir erkeğe sığınmayı reddeden her kadına duyulan nefret ve hayranlık karışımı garip bir duygu..


Kitapta yezidilik inancı ve Mardin’in tarihi/kültürel yapısı ile ilgili çok detaylı bilgiler mevcut. Aynı zamanda bu konularla ilgili bilgi almak için de okunabilir.

Akıcı bir kitap olay örgüsü sizi içine çekiyor. Romandan ziyade öykü tadında bu yüzden de çabucak bitiyor.

Orta Doğuda yaşanan zulme, sığınmacıların yaşadıkları acılara ve kelamın çocuklarına ışık tutan bir hikaye.

Aşk hikayedeki en baskın duygulardan biri ama ben ne Hüseyin’in ne de İbrahim’in Meleknaz’a aşık olduğuna inanmadım.

Hüseyin’in merhametine hayran olmamak elde değil. Onun çırpınışlarına ne olursa olsun hissettiklerinin arkasında durabilme gücüne. İbrahim’in ise defalarca reddedilmesine rağmen bir pazar günü gelecek umuduyla aynı pastanede haftalarca Meleknaz’ı beklemesine..

Ama daha çok yaşadıkları onu kayıtsızlaştırmış hatta İbrahim’in ifadesiyle ” acının ötesine geçirmiş” bu kadını belki hayata döndürmek yeniden hissetmesini sağlamak istediler. Fakat Hüseyin’e güvenen Meleknaz, İbrahim’e güvenemedi onu reddetti.

merhamet zulmün merhemi olamaz! “

Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali / Özet- İnceleme

” Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim. ”

Oldukça yaşlı gözüken sessiz içine kapanık kendisine alenen edilen hakaretlere karşı bile aynı yüz ifadesini muhafaza ederek tepki bile vermeden durabilen ve bir şirkette tercümanlık yaparak kocaman ailesini geçindirmeye çalışan bir adamcağızın hazin öyküsü ile başlıyor kitabımız.

İş yerindeki yeni oda arkadaşının, yılların Raif efendisi hakkındaki gözlemleri bunlar. Başta insana alelade gelen hiçbir acayip tarafı göze çarpmayan kimsenin önemsemediği hatta belki de unuttuğu izlenimini veren biri olsa da zamanla Raif Efendi ile kurdukları samimiyet neticesinde onun aslında hiç de göründüğü gibi basit ve içi boş bir insan olmadığını anlar. Bu anlayış neticesinde onunla samimi olmak istese de bir türlü Raif Efendi’nin ağzından hikayesini alamaz.

Ölüm döşeğindeki Raif Efendi, bu yıllardan beri dostluk etmeye değer bulduğu ama onu da adam akıllı kuracak kadar vakit bulamadığı tek insandan çekmecesinde duran siyah kaplı defteri alıp sonra da yakmasını ister. Fakat genç adamın ısrarlarına dayanamayarak belki de içinde bu dünyadan ayrılmak üzere olan bir insanın bile anlaşılma ihtiyacını hissederek yakmadan önce okuma isteğini kabul eder…

Raif’in öyküsü babasının illa ecnebi bir memlekete gidip iş öğreneceksin diye tutturması üzerine Berlin’e gitmesiyle tam anlamıyla başlar. Önceleri kaldığı pansiyonda oldukça sıkılan Raif bir gün bir resim sergisinde kensini derinden etkileyen bir kadın portresi ile karşılaşır. Daha sonra ressamın kensine ait olduğunu öğrendiği bu resmi seyretmek için günlerce bu sergiye gelen Raif, utangaç, insanlardan oldukça çekinen bir insan olmasına karşın her gün bu resmin önüne gelip saatlerce onu izlemekten kendini alamaz.

Kendini bu hayale öyle kaptırır ki resimdeki kürk mantolu kadının günlerce kendisiyle birlikte resmi seyrettiğini kendisini incelediğini merak ettiğini ve hatta günün birinde kendisiyle konuştuğunun bile farkına varamaz. Yalnız bir gün gece vakti sokakta yürürken karşıdan gelen kadını anında tanır, bu kadın onun hayranlıkla izlediği Kürk Mantolu Madonna’sından başka biri değildir. Bu karşılaşmadan ve tanışmadan sonra günler belki hızlı belki yavaş ama Raif için tıka basa dolu olarak ilerlemeye başlar çünkü Kürk Mantolu Madonna da bu garip hayranını hemen tanımıştır.

Fakat zaten Raif’in resmi karşısında dururken gerçeğine göz ucuyla bile bakmamasını o kadar da şaşırtıcı bulmamak gerek. Raif’in sonunu hazırlayan onu da ortasına yerleştirerek kaçmasını engelleyen güç de tam olarak bu özelliğidir.

” Henüz ona dair hiçbir şey bilmediğimi, bütün hükümlerimin tasavvur ve hayallerime dayandığını biliyordum. Bununla beraber, asla aldanmadığıma dair sarsılmaz bir kanaatim vardı. ”

Raif bu kadına gerçekten de derinden bir aşkla bağlanmıştır ama hislerinin karşılıklı olmadığını öğrenir çok geçmeden. Buna rağmen Maria Puder’i her gün görür vakit geçirir ve onun dostluğunu kazanır.

Bu dostluk Raif için mükemmel bir biçimde ilerlese de yaşadıkları 4 günlük bir ayrılık bunun ardından Maria’nın hastalanıp hastaneye kaldırılması her şeyi değiştirir. Raif, hem hastanede hem evinde Maria’nın yanından bir an olsun ayrılmadan onun bakımını üstlenir. Bu günler Maria’yı da Raif’in aşkına inandırır ve aralarında karşılıklı bir aşk başlar.

” Beni ne kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum… Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar.. Ama şimdi inanıyorum… Seni seviyorum.. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.. ”

Her şey yolunda giderken bir gün kilometrelerce öteden gelen bir mektup bu aşkın seyrini de değiştirir..

Babasının ölüm haberini alan Raif mecburi olarak Türkiye’ye döndükten sonra Maria ile mektuplaşmaya aşklarını yaşamaya bir süre daha devam eder. Ayrılırken Maria ‘nın nereye çağırırsan gelirim sözü kulaklarında olan Raif Maria için ev hazırlıklarına girişmiştir fakat tam kavuşma vakti geldiği sıralarda Maria’ dan mektuplar tamamen kesilir hatta Raif’in bir cevap almak umuduyla ardı ardına yazdığı mektuplar da gerisin geriye Türkiye’ye döner.

” Bunun böyle olmaması lazımdı… ”

Raif bu dünyada ilk kez ve bu kadar şiddetle inandığı insanın kendisini ansızın terk etmesinin acısını bütün insanlardan çıkarmak istercesine hepsine düşman olur. Kime biraz yaklaşmak istese kendini uzaklaşmış bulur. Bu andan itibaren Raif yaşamaya değil, ” kof bir ceviz tanesi gibi” savrulmaya başlar.

Evlenir çocukları olur ama insanlardan öyle nefret etmiş öyle uzaklaştırmıştır ki kendini bunların hiçbiri onu yeniden yaşama bağlayamaz. Ne zaman birine güvenmek istese o en güvendiğinin kendisini nasıl da terk edip gittiği gelir aklına.

” Onu bulamayacağımı daha şimdiden biliyordum. Fakat aramamak elimde olmayacaktı. ”

Seneler böylece birbirlerini kovalarken Raif’in hayatına başka bir yön verecek ve onu kuruntularının elinden kurtarıp daha başka işkencelere atacak başka bir olay gerçekleşir. Bir gün herr Raif! diye kendisine seslenildiğini duyunca -hem de Türkiye’de- çok şaşırır. Pansiyondan tanıdığı aynı zamanda Maria Puder ile de akraba olduğunu bildiği Frau van Tiedemann’ı hemen tanır. Kadının yanında bir de küçük bir kız çocuğu vardır. Raif doğrudan sormaya cesaret edemese de Maria’ nın şimdi neler yaptığına dair merakı ağır basar ve onu sorgulamaya başlar. Ne yazık ki Maria’nın tam 10 sene önce öldüğünü öğrenir. Hem de bu küçük kıza doğum yaparken hayatını kaybetmiştir.

Bundan sonra Raif, ölene kadar Maria’nın hatırasına karşı işlediği bu büyük günahın acısını çekecek ve bu utançla yaşayacaktır.

Raif’in günlüğü burada son bulur ve kendisi de tam o gece, ilk kez bir başka insana içini açmışken, yaşama veda eder.

Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana, dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim de bir ruhum bulunduğunu öğrettin. Bunu sonuna kadar götüremediysen, kabahat senin değil… Bana hakikaten yaşamak imkanını verdiğin birkaç ay için sana teşekkür ederim. Böyle birkaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir?”

Kürk Mantolu Madonna- Raif Efendi , Syf: 159 YKY

İçimizdeki Şeytan- Sabahattin Ali/ Özet-İnceleme

Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi.

Roman bir vapur yolculuğu ile başlıyor. Ömer, arkadaşı Nihat’a yaradılışla ilgili felsefi düşüncelerini aktarırken Nihat pek ilgilenmez bir tavırla onu dinliyor arada konuyla hiç ilgisi bulunmayan sorular sorarak Ömer’i biraz da kızdırıyor. Vapurdan inecekleri sırada Ömer’in gözüne bir kız ilişiyor ve bu kıza görür görmez tutuluyor.

Nihat’ın durdurma girişimlerine rağmen kızla tanışmaya giderken ‘A.. Ömer’ sözleriyle irkiliyor ve kızın yanında oturan kadının akrabası Emine teyze olduğunu o an fark ediyor. Adının Macide olduğunu öğrendiği kızın da akrabası olduğunu Emine teyzeden öğreniyor. Balıkesir’den gelen bu kızı konservatuvar okusun diye yanlarına aldıklarından kızın pek iyi huylu olduğundan fakat zavallının bir hafta önce babasının öldüğünden bahsediyor. Bir de bir türlü bunu Macide’ye söyleyemediklerinden.

Macide’nin Balıkesirdeki yaşamının belki de en önemli kısmı müzik öğretmeni Bedri ile tanışmasıdır. Karşılıklı fakat hiç söylenmemiş kısa bir aşkı Balıkesir’deki lisede paylaşırlar ve Bedri’nin okuldan ayrılmasıyla – tesadüfler Bedri’yi Macide’nin karşısına yeniden çıkarana kadar- bu aşk da son bulur.

Ömer kaderin kendisinden yana oynadığı bu oyuna sevinerek çok geçmeden teyzesini ziyaret eder ve bu bahane ile de Macide ile tanışır. Fakat her nasılsa bu tanışma günü Macide’nin babasının öldüğünü öğrendiğinin ertesi gününü bulmuştur.

Ömer Macide’ye duyduğu derin hislerini ve aşkını ona açar. Hayatında tutunacak pek dalı kalmamış olan Macide’ye uzatılmış bir yardım eli gibidir Ömer’in tutkulu aşkı. Hiç durmadan, takılmadan söylediği göz dolduran sözler Macide’yi adeta büyüler.

”Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş…”

Aralarında hızlıca gelişen tutkulu bir aşk başlar. Bu aşk Ömer tarafında daha sürükleyici ve derinden yaşanır. Öyle ki Macide öl dese ölebileceğine ve öldür dese hiç düşünmeden bir masumun canını alabileceğine tüm kalbiyle inanmıştır.

Ömer her sabah Macide’yi, okula bırakmaya ve her akşam çıkışta da onu okuldan almaya başlar. Macide’nin hayatındaki bu yeni durum ev halkı tarafından da çok geçmeden fark edilir. Zaten babasının ölümü üzerine Macide için yollanan aylık harçlıkların da kesilmesiyle Emine teyze iyiden iyiye Macide’ye düşmanca davranmaya başlar.

En sonunda bir gün ipler iyice kopar ve Macide gece yarısı bavulunu toplayarak o evi terk eder. Kapının önünde ne yapacağını düşünürken Ömer’i karşısında bulur…

”Tam yaşamaya başladığım bu andan itibaren beni öldü saysınlar..”

Macide’nin gidecek hiçbir yerinin olmaması – gerçekten yok muydu, yoksa böyle düşünmek daha mı kolaydı? – Ömer’in peşine takılıp onun karısı olmasıyla sonuçlanacak bir dizi olayların başlangıcı olur. Ömer’in evine gittiğini bilen ve bir teslimiyet içerisinde adımlarını ona uydurmaya çalışarak ilerleyen Macide gerçekten neyle karşılaşacağını bilseydi acaba bu kadar emin adımlar atabilir miydi?

Buradan sonra yaşam hem Macide hem de Ömer için süratle ve önünü alamayacakları şekilde değişir.

Ömer için, şimdiye kadar sorun olmayan borçla geçinmenin güç gelmediği tanıdık birini görsem de yemeğimi ödese diye idare ettiği günler Macide ile birlikte geride kalır. Bunun yerine geçim sıkıntısı, para idaresi, ayın sonunu bir türlü getirememe gibi sorunlar başlar. Bir pansiyonun tek gözlü odasında geçinmeleri gerekmektedir.

Fakat yalnız para sıkıntısı da değil. Ömer’in gelgitli halleri, arkadaşlarına bir türlü hayır diyememesi bazen evde karısını saatlerce bekletip hayır diyemediği arkadaşlarıyla içtikten sonra eve dönmesi. Ömer bütün bu davranışlarının nedenini içimdeki şeytan dediği bir şeyle açıklar. Bütün o istemediği davranışları yapması, iradesini kullanıp hayır diyememesi, bazen kendisini bekleyen bir eşi olduğunu unutması..

Bütün bunları ona yaptıran içimizdeki bu şeytandır işte. Macide yine bir teslimiyet içerisinde bunları da kabullenir. Ömer’in ruhunu arındıracağına onu iyileştireceğine kendini inandırır. Hatta onun kendisine muhtaç olduğuna ona bakması göz kulak olması gerektiğine o kadar inanır ki bence nihayetinde kendi varlığını unutur. Bu teslimiyetteki en büyük pay da muhtemelen Ömer’in her yaptığı yanlıştan sonra Macide’nin ellerine kapanması ona ‘karıcığım’ diye yalvararak sevgisini ilan etmesidir.

Parasızlık ve çaresizlik en sonunda Ömer’e olmayacak bir şey yaptırır..

” Kendi ruhunun pisliğini bu kadar yakından gören bir adam başkalarının temiz olacağına inanabilir mi? ”

Öncelikle Ömer’in dostu, dairede birlikte memurluk yaptığı Hafız Hüsamettin Efendi’yi tanımamız gerekiyor. Kendisi beş çocuk babası, cebinde devamlı olarak üç beş kuruş bulunan bununla geçinmeye çalışan ve zekasıyla sohbetiyle Ömer’i etkilemiş bulunan bir karakter.

O da Ömer’ in Macide’yi alıp eve getirmesiyle hemen hemen aynı zamanda hayatına bambaşka bir yön verecek bir durum yaşıyor. Hapisteki kayınbiraderinin çıkar çıkmaz geri öderim yalvarmalarına dayanamayarak dairenin kasasından kefaret parası çalıyor. Fakat kayınbiraderi hapisten çıktıktan sonra tabii ki bu parayı ödemiyor. Hafız’da da böyle bir parayı yerine koyacak güç yok. Derdini Ömer’e açıyor, Ömer ‘de Hafız’ ın bu yaşadıklarını kendi arkadaşı Nihat’a anlatıyor. Yanlışlar zinciri bununla birlikte başlıyor.

Arkadaşı Ömer’e bir akıl veriyor. Hafız’ı kendisini ihbar etmekle tehdit etmesini ve kasadan onun için de para aldırmasını istiyor. Başlarda bu fikri iğrenç bulsa da zamanla içine düştüğü çaresizlik ve Ömer’in düşüncesine göre içindeki şeytan onu bir türlü rahat bırakmıyor.

Ömer, kendisine en zor zamanlarında destek olan elindeki azıcık parasını bile hep kendisiyle paylaşan dostu Hafız Efendi’ye ihanet ediyor..

” Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan birbirimizi şaşırtmaktan başka bir şey elimizden gelmiyordu. ”

Bu olayların hepsi birbirine bağlı ve hepsi önemli. Ömer’in Hafız’a para çaldırması, Macide’nin müzik hocası Bedri’nin Ömer’in eski arkadaşlarından olması ve hayatlarına yeniden dahil olması. Hatta uzunca bir süre Bedri’den aldıkları borç paralarla evlerini geçindirebilmeleri başından beri Macide’yi rahatsız eden Ömer’in arkadaşları ve Ömer’in onlara devamlı boyun eğmesi.

Bedri, Macide ve Ömer’in hayatını tümüyle değiştirecek olan, Macide’nin Ömer’le geçirdiği son 24 saate ve böylece kitabın da son bölümüne giriş yapıyoruz.

Birlikte gittikleri bir eğlencede Ömer’in kendini kaybederek belki de gayet aklı başında ve isteyerek arkadaşı Ümit’e göstermemesi gereken bir yakınlık göstermesi. Karısını tamamen unutarak bütün geceyi Ümit’le geçirmesi ve adeti olduğu üzere eve geldiklerinde karısının ellerine kapanarak ondan özür dilemesi ile geçirdikleri kötü gecenin sabahında Macide Ömer’e bir mektup yazarak onu terk etmeyi kafasına koyar. Sayfalarca süren mektubunu tamamladığı sırada Bedri’nin getirdiği haberle tesadüfler yine Macide’nin yaşamındaki etkisini gösterir.

Nihat ve onun diğer arkadaşlarının çevirdiği işler nedeniyle Ömer’de dahil olmak üzere hepsinin tutuklanmış olduğu haberini alır. Böyle bir durumda eline mektup tutuşturarak kocasını terk etmeyi kendisine yakıştıramayan Macide beklemeye karar verir.

Ne var ki yaşadıkları o gece yalnız Macide’yi değil Ömer’i de değiştirmiştir. Aradan geçen haflarda Bedri ile Ömer’i ziyaret eden Macide son ziyaret gününde Ömer’in kendisini görmek istemediğini öğrenir. Ömer,Macide’yi ister bir kardeş isterse eş olarak Bedri’ye emanet eder.

Yaptıklarının bedelinin ve Macide’ye sunduğu hayatın farkına varmış ve artık onun hayatından çekilmeye karar vermiştir.

Roman, iki aşığın birbirlerinden habersiz bir şekilde birbirlerini terk etmeleri ile son bulur.

sana kızgın değilim

sana kızmayacak kadar seni iyi tanıyorum…

sonra seni seviyorum…

neden sevdiğimi bilmeden seviyorum…

bu sevgiyi her gittiğim yere beraber götüreceğim…

Allahaısmarladık.. *

*Macide’nin Ömer’e mektubu

Tüm fotoğraflar ve yazının tamamı şahsıma aittir.

Aygün Tertemiz

Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan

Aylak Adam-Yusuf Atılgan

Kalabalığın içinde O’nun olması ihtimali ile içindeki sıkıntılar eriyip giden bir adamın, C.nin öyküsü Aylak Adam. Onun bir ismi yok ve aslında isme ihtiyacı da yok. Tüm yaşamını O’nu arayarak geçiren, deneyen yanılan fakat O’na yani B.’ ye bir türlü kavuşamayan bir adam C.

Babasından kalma evinde yalnız başına yaşar. Bazen ressam Selim’ in atölyesine gider, bazen öylece gezinir ayakları onu sinemanın kapısına getirirse oturur belki bir film izler. Filmden eğer çok rahatsız olursa sol kulağını kaşır, sen de onu oradan tanırsın.Yirmi sekiz yaşındadır, tedirgindir.  O arar. B.’yi arar. Arar ama kim olduğunu bilmez, sesi ve belki de bir yüzü bile yoktur B.’nin. B bir idealdir, olması gerekendir, eksik olan ve bir yap-boz tahtasındaki kaybolan parçadır. Aranan, bulunamayandır ve belki de en güzel yanı da budur.

Aylak adam seçimler yapar, yanlış kadının peşinden koşar. İkinci konuşmasında ‘sen’ diyemeyeceği biri ile bir daha konuşmaz.

 Bir isme ihtiyacı yoktur evet. Çünkü, ” insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. ”

Biraz bir başınadır. Hepimiz kadar. Herkes kadar.

Anladınız mı? Anlayamazsınız. Okursanız belki anlarsınız. Ama zaten ”-‘siz’- anlanamaz, -‘sen’- anlanır. Bazı kitaplarda -‘Sizi seviyorum’u’- okuyunca gülerim. Sanki -‘siz’ sevilirmiş! -‘sen’- sevilir.”

Değil mi ?