Yola çıkarken, yeni bir hikayeye başlarken, o ilk kelimeyi yazdığımız anda hatta birdenbire bir şeyler değişmeye başlıyor. Yalnızca kağıda ya da önümüzdeki ekrana aktarmak bile bir şekilde o düşüncenin yapısında değişiklikler meydana getiriyor, belki de hasar veriyor ya da bozuyor. Buradan nereye varmak istediğimden emin değilim ama hayat çok fazla seçenekten oluşan kompleks bir yapı ve bu bazen sanırım hepimizi korkutabiliyor. Önümüzü bile göremediğimiz, nefessiz kaldığımızı hissettiğimiz anlar var. Ve her ne kadar zaman zaman bunları yaşayan tek insan kendimizmiş gibi ya da en azıdan tek olmasa da küçücük bir bahtsız azınlığın içindeymişiz gibi hissetsek de, sanırım bu doğru değil. Her gün belki onlarca insanın yüzüne bakıyoruz bir yerlerde denk geliyoruz. Hepsi içinde yüzlerce binlerce iyi ve kötü anıları, duygu ve düşünceleri, hayalleri pişmanlıkları içinde tutan kutular gibiler. Ve elbette hepsinin içinde neler olduğunu öğrenmemiz, çözebilmemizin imkanı yok. Söylemek istediğim, yalnızca belki kendimize ve dışarıdaki durmaksızın akıp giden dünyaya karşı biraz daha anlayışlı ve bununla birlikte de gerçekçi bakabilsek, iyi hissettiğimiz zamanlar gibi o kadar da iyi olmayanları da kabullensek. Ya da o an suratı asık diye bir insanı etiketlemesek mesela hemen. Bu karmaşık yapı hepimizi içine alıyor, önümüze bir şeyler sunuyor, bazen seçenekler o kadar da iç açıcı olmayabiliyor. Ve üstelik beğenmediğin tabağı kenara itersen bazen yerine yenisi de gelmiyor. Kısaca hayat her zaman nazımızı çekmiyor…

Çatlaklardan Sızanlar

Uzayan saçlarına baktı, demek umutsuzluk insanın ağzında böyle bir tat bırakıyordu. Elbette, duyguların da tatları vardı ve bazıları hiç hoş gelmezdi. Umutsuzluğun tadı ise hiç ötekilere benzemiyordu, mutsuzlukla başa çıkıyordu insan, en azından o çıkabiliyordu. Tadı da hem o kadar kötü değildi. Ama umutsuzluk.. Tüm tatların bir de kokusu olması gerekir ya umutsuzluk ölüm gibi kokuyordu. Sevinçlerin, bir an gökyüzüne bakıp geleceği kurmanın belki derin bir nefes almanın doyasıya baharda… Tüm bu güzelliklerin, yaşamın kıyısına atılmış; bazılarının bazen uğrayıp hızla kurtulduğu, bazılarının ise bir ömür saplanıp çıkamadığı, kıyıda köşede kalmış; kimi zaman ayıplanmış, ötelenmiş, kimilerince sahiplenilmiş mecburiyetten de olsa sevilmiş bir sonu bir ucu bucağı vardı.

Buna bazen yalnızlık deriz, rahatlığı sorguya gelmez fakat zehirler. Bazen adı mutsuzluk olur, anidir geldi mi derinden gelir, uçuverir; kaybolur bir anda da. Ama umutların bittiği yerde başlıyorsa layık gördüğün isim..

Bununla baş etmek onun için zor olacaktı. O zaten yalnızdı ve aslında hiç umudu da olmamıştı. Ama bir kereliğine ve çok kısa da sürse o bahar kokusunu tatmıştı damağında. Artık hayatı boyunca bunu unutamayacak, içinden asla çıkamayacağı bu dört duvar arasında hep onu o tadı arayacak bulamadıkça da midesinde süzülen o yılan dişlerini geçirip duracaktı hiç acımadan. Tatmadan önce nasıldı? Belki tatsız tuzsuz yavan bir yemeği yemek gibiydi durmadan ama karnını doyuruyordu ve yavan olduğunun bile farkında değildi belki de. Yalnızca bildiği tek yemek buydu işte.

Duvarlarda gezdirdi ince parmaklarını, pürüzlü yüzeyi hissetti. Hep böyle miydi? Bu kadar berbat mıydı?

Yıllar önce bir keresinde, şimdi asla hatırlayamadığı bir zaman diliminde, buradan çıkmayı denemişti. Duvarlara çarpmış, dizleri elleri parçalanana kadar devam etmişti. Neden yapmıştı ki bunu? İşte, bu kadar hatırlamıyordu. Zaman eylemlerin nedenlerini,yüzlerini ve itici güçlerini hep alıp götürüyordu. Geriye silik bir şeyler kalıyordu ama onun da pek faydası olacak gibi değildi.Etrafına bakınıyordu şimdi ilk kez görüyor gibi, koridorlara göz gezdirdi, alabildiğince kıvrılarak ilerliyorlar birbirlerinin içinde kayboluyorlardı. İçinde bulunduğu kısımı da içine alan sonsuz döngü ve birbiri içinde eriyen koridorlar, bunu daha önceden fark etmemiş olmak nasıl mümkündü? Fakat birkaç saniye sonra iç içe geçmiş koridorlar yerine tozlu bir duvar gördüğünde baktığı yerde, neyin farkına vardığını bile hatırlamayacaktı.

Döndü, duvarlara bakıp iç geçirdi. Yeniden çok uzun zaman önce duvarları yıkıp geçmek için kendini nasıl da paraladığını hatırladı. Bunu tekrar yapamazdı. Oturdu, sessizce oturdu.

 

İnsan Düşünen Hayvan Mıdır? Öyleyse Neden?

Öyle ya da böyle bir şekilde bu dünyaya yuvarlanıyoruz. Soğuk bir kış gecesinde ya da çiçekler ilk tomurcuklarını patlatırken baharda kim bilir belki de Nisan ayında, yazda hem de çatır sıcakta ya da yapraklar dökülürken sonbaharda…

Ne önemi var?

Sonra binlerce seçenek var önümüzde ki mevsimi seçtiğimiz halde.

Hangi dili konuşacak bu çocuk, neye inanacak, rengi ne olucak dünyanın hangi köşesinde gözlerini açacak?

Ne çok seçenek var, karar veremediğimiz ama üzerimizde yanıp sönen bir tabela gibi bir ömür üzerimizde taşıdığımız. İnsanlığın özü hakkında ortaya atılmış tüm düşünceler birleştiğinde ortak tek nokta belki de yalnızca insanın bir öze sahip olduğuyken, bu insanlara iyi ya da kötü demek kolay değil. Belki de dünyaya olabilecek en nötr halimizle geliyoruz ve seçimlerimiz kim olduğumuzu belirliyor. Fakat seçimleri bizim seçemediğimiz durumlar da yok mu? Ben olduğuna inanıyorum.

Madem insan düşünen bir hayvan*, bu düşünme becerisi ile bizler nereye varıyoruz? Söz gelimi, yırtıcılığıyla bilinen bir aslandan bahsedelim, acıkan ve karnını doyurmak için avlanan bir aslandan. Yavrusunun karnını doyurmak isteyen ve bu yüzden başka bir canlıyı öldüren herhangi bir hayvandan.

Bundan sonra insana gelelim, insan neden öldürür?

Topraklarını korumak için öldürür,

Başkasının toprağına göz diker öldürür,

Kıskanır, kızar öldürür,

Vatan haini der öldürür,

Nefret eder öldürür,

Sever öldürür,

Kısaca insan öldürür, insan öldüren bir varlıktır.

Sadece bir canlının yaşamını alarak da yapmaz bunu, yaşama sevincini; gözlerindeki ışığı öldürür, kötü sözler söyler sevme kabiliyetini öldürür, ihanet eder güveni öldürür.

Böyle düşününce ben hayatımda hiç bir şey öldürmedim diyebilecek biri var mı?

Öyleyse nedir bu insanoğlunun düşüncesi, nasıl bir ‘hayvan’ bunları yapar? Bu hayvanlığa sığar mı?

İnsan değil midir, kendi türdeşlerine, statüsüne; cebindeki paraya, rengine, dinine ve diline göre itimat eden bunlara göre değer biçen? İnsan değil midir çevresindeki insan olmayan canlılara da eziyet eden onlara da yaşamı çekilmez eden?

Bunu hangi hayvan yapar, tek düşünebilen ırkından başka? Yeniden, yeniden soralım.. Bütün bunlar hayvanlığa sığar mı?

*Aristo