Huzursuzluk – Ö. Zülfü Livaneli / Özet – İnceleme

26 Eylül 2016 gecesi saat 23.44’te karın bölgesine ve böbreklerine aldığı bıçak darbeleri sonucu Hüseyin Yılmaz hayatını kaybetti.

‘ ben bir insandım ”

Bunlar Amerikalı doktorun anlamadığı için telefonuna kaydettiği daha sonra da ölen adamın kardeşlerine dinlettiği; onun son sözleri. Hüseyin’in son sözleri.

Aşk, zulüm, din, harese ve Mezopotamya’nın masalsı öyküsü: Huzursuzluk

erişir menzili maksuda aheste giden”

Gazeteci İbrahim bir gün haberleri incelerken garip bir başlığa denk gelir. Amerikada öldürülen Mardin’li bir adam. Üstelik adı Hüseyin. Çocukluk arkadaşı Hüseyin ‘in trajik ölüm haberini işte bu başlıkla alır.

Bu hikayeye ve yıllardır gitmediği memleketine karşı duyduğu merakla yola çıkar soluğu Mardin’de alır İbrahim.

Onu ölüme götüren şeyin aşk olduğunu hatta Hüseyin’in annesinin nefretle anlattığı şekliyle ” O şeytan kızın büyülemesi” yüzünden olduğunu öğrenir. O kız yüzünden gül gibi nişanlısını bile bırakmıştır zira.

Hüseyin çocukluğundan beri çok şefkatli çok merhametli biridir. Suriyeden akın akın mülteciler gelmeye başlayınca Hüseyin kamplara onlara yardıma gitmeye başlar.

Işte bu kamplarda Meleknaz adında Suriyeli bir kıza aşık olur. Kızın bir de iki gözü de görmeyen bir bebeği vardır. Hüseyin tutar bu kızı eve getirir. Hüseyin’in ablası Aysel’in söylediğine göre bu Suriyeli kızın pek bir dikkat çekici yanı da yokmuş kara kuru bir şey diye bahsediyor Aysel, bir de hiç ama hiç konuşmadığını söylüyor.

Fakat Aysel sonunda bir gün bu kızın Hüseyin’i nasıl kendine aşık ettiğini anladık diye sürdürüyor konuşmasını.

Bir gün mutfakta sessizce yemek yapılmasına yardım ederken dolaptan çıkan marulları görünce Meleknaz sokağa fırlıyor. Başta anlam veremeseler de daha sonra gerçeği anlıyorlar.

Böylelikle marulla Meleknaz’ın yezidi olduğu da ortaya çıkmış oluyor. Hüseyin’in annesi şeytana tapan bu kız evlerine girdikleri için hatimler indirmeye dualar etmeye başlıyor Hüseyin ise yollara düşüp Meleknaz’ı aramaya.

Buluyor da Hüseyin Meleknaz’ı, onu İstanbul’a gönderiyor. Çünkü Mardin’de yezidileri kimse istemiyor aslında. Hatta bu yüzden Hüseyin’in bile hayatı tehlikede. Fakat yılmadan Meleknaz ve kör bebeği için çabalamaya devam ediyor Hüseyin.

Ta ki bir gün başına o büyük felaket gelene kadar.

” beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne”

Hüseyin Mardindeki işlerini tamamlayıp bir an önce İstanbul’a Meleknaz’ın yanına gitmek için çabalarken bir gün IŞİD taraftarları tarafından vuruluyor.

Fakat ölmüyor. Tedavi oluyor iyileşiyor. Onu vuranlar nasıl olsa tekrar deneyecekler diye annesinin ısrarlarıyla iyileşip Meleknaz’ı da yanına alana kadar Amerika’daki abilerinin yanına gitmeye razı oluyor Hüseyin.

Hüseyin Mardin’de yarım kalan sonunu Amerika’da tamamlamaya doğru yola çıkıyor aslında. Bu kez de Müslüman olduğu için nefret sarıyor etrafını. Üstelik canını almadan da bırakmıyor.

” kimseler bilmez bu sırrı, gerçeği bir Meryem bilir ”

İbrahim Meleknaz ve Hüseyin’in hikayesinin eksik parçalarını tamamlamak için tek tek yezidi kamplarını dolaşıyor.

Meleknaz’ın ve oradaki diğer tüm insanların acı dolu hikayelerini dinledikçe kendinden geçiyor. Kafasında ise artık tek bir düşünce var: İstanbul’a döndüğünde Meleknaz’ı bulmak.

Buluyor da. Ne yapıp edip bir şekilde ulaşıyor kıza. Tıpkı Hüseyin gibi İbrahim de bu kızın yaşadığı her acıya rağmen dimdik duruşuna hayata meydan okuyan kara gözlerine kimseden medet ummayan umarsızlığına aşık oluyor.

” her şeyini yitiren bir insanın son sığınağı insan onurudur ”

Hayatta tüm sınavlarını tek başına vermiş hiçbir şeyi olmasa bile dimdik ayakta durabilen tüm kadınlar gibi Meleknaz da bu yabancının aşkını da acımasını istemiyor.

Zaten belki İbrahim’in içini yakıp kavuran da aşk değil. Hayranlık. Mücadelesini tek başına verebilen bir erkeğe sığınmayı reddeden her kadına duyulan nefret ve hayranlık karışımı garip bir duygu..


Kitapta yezidilik inancı ve Mardin’in tarihi/kültürel yapısı ile ilgili çok detaylı bilgiler mevcut. Aynı zamanda bu konularla ilgili bilgi almak için de okunabilir.

Akıcı bir kitap olay örgüsü sizi içine çekiyor. Romandan ziyade öykü tadında bu yüzden de çabucak bitiyor.

Orta Doğuda yaşanan zulme, sığınmacıların yaşadıkları acılara ve kelamın çocuklarına ışık tutan bir hikaye.

Aşk hikayedeki en baskın duygulardan biri ama ben ne Hüseyin’in ne de İbrahim’in Meleknaz’a aşık olduğuna inanmadım.

Hüseyin’in merhametine hayran olmamak elde değil. Onun çırpınışlarına ne olursa olsun hissettiklerinin arkasında durabilme gücüne. İbrahim’in ise defalarca reddedilmesine rağmen bir pazar günü gelecek umuduyla aynı pastanede haftalarca Meleknaz’ı beklemesine..

Ama daha çok yaşadıkları onu kayıtsızlaştırmış hatta İbrahim’in ifadesiyle ” acının ötesine geçirmiş” bu kadını belki hayata döndürmek yeniden hissetmesini sağlamak istediler. Fakat Hüseyin’e güvenen Meleknaz, İbrahim’e güvenemedi onu reddetti.

merhamet zulmün merhemi olamaz! “

Hırsızlık Yapmak Doğru Olabilir Mi? – Kohlberg Ahlaki Gelişim Kuramı

Heinz’ın karısı çok hastadır ve tedavi için fazla vakti de kalmamıştır. Doktorlar tedavi için özel bir ilaç olduğunu söylerler. Heinz bu ilacı bir eczanede bulur ama eczacı ilaç için normalin çok üstünde bir ücret talep eder. Heinz çabalayarak bu paranın ancak yarısını tamamlayabilir. Karısının öleceğini söyleyerek eczacıya yalvarır elindeki para karşılığı ilacı vermesini ister ama bir türlü kabul ettiremez. Bir yandan karısı için de vakit azalmaktadır. Heinz sonunda dayanamaz ve eczacının laboratuvaruna girerek ilacı çalmaya karar verir.

Bu durumda sizce, Heinz ilacı çalmalı mıdır? Neden?

Cevabınız hazırsa, başlayalım:

Kohlberg’in Ahlaki Gelişim Kuramı

Kohlberg ahlaki gelişimi gelenek öncesi geleneksel ve gelenek ötesi olmak üzere temelde üç başlık altında inceler. Heinz hikayesi gibi ikilem içeren hikayelere kişilerin verdikleri yanıtlar ve özellikle de gerekçelerine göre ahlaki gelişimlerini belirlemeyi öngören bir kuram geliştirir. Kısaca bu basamaklara göz atalım:

Gelenek Öncesi Düzey

1. İtaat ve Ceza Evresi

Kişi otorite figürü ortamdayken ceza almamak için kuralları uygular. Örneğin, öğrencilerin öğretmen sınav esnasında sınıftaysa kopya çekmemeleri fakat öğretmen birkaç dakika dışarı çıktığında kopya çekme davranışını rahatlıkla sergilemeleri bu evrede olduklarını gösterir.

Kimse görmüyorsa Heinz’ın ilacı çalmasında sakınca yoktur.

2. Araçsal İlişkiler Evresi

Bu evrenin diğer adı saf çıkarcılıktır. Kişi eğer kazancı daha ağır basıyorsa kuralları uygular. Kısaca işine geleni yapar.

Karısı da onun için aynı şeyi yapar mıydı? Eğer cevap evetse Heinz ilacı çalabilir. ”

Geleneksel Düzey

3. Kişilerarası İlişkiler

Bu evredeki birey iyi çocuk olma eğilimi gösterir. İçinde bulunduğu toplumdan dışlanmamak için onların onayladığını yapar grubun reddettiğini reddeder.

” Hırsızlık toplumda hoş karşılanmaz, karısı iyileşse bile herkes Heinz’a hırsız gözüyle bakar bu yüzden ilacı çalmamalıdır.

4. Kanun ve Düzen Evresi

Bu evredeki bireye göre kanunlar her şeyin üzerindedir ve kanunların çiğnenmesinin karşılığı ne olursa olsun ceza olmalıdır.

” Hırsızlık suçtur, Heinz ilacı çalarsa ceza almalıdır. ”

Gelenek Sonrası

5. Sosyal Sözleşme Evresi

Bu evrede artık kanunlar bireylerin hak ve özgürlükleri ile çelişiyorsa değiştirilmeleri düzenlenmeleri gerektiği ön görülür. İnsani değerler kanunlardan daha önceliklidir.

” Karısının hayatı söz konusu olduğu için Heinz’ın ilacı çalmasında sakınca yoktur. ”

6. Evrensel Ahlak İlkeleri

Kohlberg bu evreye çok az insanın ulaşabileceğini belirtir. Burada artık sistem ve kurallar yoktur, insan hakları özgürlük adalet gibi ilkeler ve etik kurallara göre değerlendirme yapılır. Kişi kendi kurallarını kendi etik değerlerine göre belirler.

İnsan hayatı her şeyden önemlidir, eczacının ilacı parayla satması bile etik değildir. ”

bir iki üç… otuz dokuz… kırk.

Ben deyişleri atasözlerini çok severim. Bazen bir şeyi uzun uzun anlatmak yerine kısacık bir cümle ifade eder söylenecek her şeyi.

Çocukluğumdan kalma bir alışkanlıktır neden böyle bir şey söylenmiş ne yaşanmış da bu ortaya çıkmış ilk kez duyduğum bir söz üzerinde uzun uzun düşünürüm.

Bir şeyi kırk kere söylersen olur da küçükken en ilgimi çeken sözlerden biriydi.

Nasıl yani, canım pasta istiyorsa mesela ve oturup tam kırk kez pasta dersem..

Evet, denedim de ben bunu. Olmadı haliyle.

Sonra gözüme kestirdiğim başka şeyler için de denedim. Kırk kere söylediğim hiçbir şey olmadı, bir türlü mantığını anlayamadım bu sözün; kimin ne için söylediğini de uzun süre bulamadım.

İnsan olmanın en ironik yanı ne bence biliyor musunuz? Bizi eşsiz kılan, diğer tüm canlılardan ayıran müthiş bir işlemciye sahibiz. Beynimiz problem çözebiliyor muhakeme yeteneğine sahip sınırsız bir uzun süreli belleği var ama yine de ona aptal olduğunu söylerseniz size inanıyor.

Duygular, beyin tarafından üretilen düşüncelerin kişiye yansımasıdır. Örneğin başarısız olduğuna inanan beyniniz sınav esnasında kaygı hissetmenizi sağlar.

Bu, çok da acımasız. Çünkü kendinizi tanımladığınız bu sözlerin çoğu, kendinize dönüp bir bakarsanız, size ait bile değil. Ya aileden ya da çevreden üzerinize yapıştırılan etiketler.

İşte kırk kere söylemenin anlamı da böylece belirginleşiyor. Başarılı ve dengeli bir hayatı olan yetişkinlere bakın onlar çoğunlukla özsaygıları geliştirilmiş aileleri tarafından desteklenmiş ve benliklerine olan inançları pekiştirilmiş çocuklardır.

Kısacası yapabilirsin denilmiş düştüğünde kalkabilirsin inancıyla büyütülmüşlerdir.

İyi ama çocukluk çağı çoktan geçti, kulağımıza da kırktan fazla kere yapamazsın denildi. Öyleyse şimdi ne olacak?

Bu durumda artık iş başa düşüyor. Bu bir güç, ne olmak isterseniz o olabilirsiniz.

Böyle söyleyince biraz komik geliyor farkındayım hatta olumsuz telkinleri kabullenmek olumlu olanlara göre çok daha kolay geliyor zihinlerimize. Ama bir kere zihindeki bu yapıları yıkmaya başladıktan sonra domino gibi devamını yıkacak güç de geliyor.

Büyüleyici bir şey. Sen yalan söylemezsin denildiğinde en düzenbazın bile en azından bir kere dürüst olmak için nasıl bir istek duyacağını düşünün.

Bu aslında kuru kuruya yaparsın iyisin güzelsin demekten öte bir şey. Çünkü ne yaşanmış olursa olsun bu hikaye bir gün bitecek başkasının kaleminin kurbanı olup olmamak ise çok büyük bir seçim.

Hayat, çatlak bardaktan su içmeye benzer‘ diyor Neyzen Tevfik; içsen de tükenir içmesen de.

Hem büyüler de hep kelimelerle yapılır zaten. Hocus-pocus gibi; sadece biraz daha fazla söylemek gerekiyor.

Yaklaşık kırk kere..

Yoksa Siz Narsist Misiniz? / Narsisistik Kişilik Bozukluğu

Narsist kelimesi Yunan mitolojisindeki Narkissos’tan gelir.

Peri kızı Ekho bir gün Narkissos ile karşılaşır. Görür görmez bu yakışıklı avcıya hayran olur. Onun aşkından başka bir şey düşünemez hale gelir. Fakat Narkissos, Ekho’nun aşkına karşılık vermez. Ekho karşılık bulamadığı bu aşk yüzünden mahvolur günden güne eriyip biter ve en sonunda acılar içinde ölür.

Bunu gören tanrılar çok sinirlenirler ve Narkissos’u cezalandırmak isterler. Bir gün susayan Narkissos su içmek için nehire uzanır ve burada kendi yüzünü görür.

Gördüğü yansımanın güzelliği ile adeta büyülenir ve yerinden bile kıpırdayamaz. Üstelik dokunduğunda yok olan silüetine asla kavuşamaz da. Yemeden içmeden günlerce nehirdeki yansımasını öylece izler ve günden güne eriyerek tıpkı Ekho gibi imkansız aşkının acısıyla ölür. Öldükten sonra ise vücudu nergis çiçeğine dönüşür.

NARSİSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Bazı kuramlara göre narsistik kişilik bozukluğu temelde kırılgan özsaygıyı gizleme çabasına dayanır. Kişi benlik saygısını koruyabilmek için kendisiyle ilgili hayali aşırı şişirilmiş bir şema oluşturur ve bu mükemmelliği korumak için de aşırı çaba harcar.

Bunu, çocukluk çağı deneyimleri ile ilişkilendiren kuramcılar da vardır. Aşırı soğuk ebeveynlerin ya da çocuğun yetenek ve başarılarının aşırı abartıldığı aile ortamlarının narsistik kişilik bozukluğuna yol açtığını ortaya koyan çalışmalar mevcut.

Kendi güzelliği karşısında büyülenen Narkissos belki bir mitoloji kahramanı olabilir ama biz narsistlerle çoğu zaman hiç farkında olmadan bir arada yaşıyoruz.

1. Başkalarından Faydalanma Eğilimi

Farkında olmadan çünkü narsisistik kişilik bozukluğu üstün manipülasyon yeteneği ile karakterize olur. Bu nedenle yeterince maruz kalırsanız bir problem olduğunu hissedersiniz ama çok büyük bir ihtimalle bunun nedenlerini kendinizde aramaya başlarsınız. Yolunda gitmeyen ilişkinin, işlerin yeterince iyi ilerleyememesinin hatta bazen karşınızdakinin başının ağrımasının nedeni bile siz olabilirsiniz. Zamanla bu durumu kanıksar ve sürekli dikkatli olmaya hata yapmamaya çalışarak işleri düzene sokmaya çalışırsınız.

Bu kişilerin görünüşte özgeci davranışlarının temelinde bile kendi menfaatlerine ulaşan bir yol vardır.

Bazen kullandığınızı hissettiğiniz ama asla ispatlayamadığınız oldu mu?

2. Empati Yoksunluğu

Düşük empati becerisi ikili ilişkilerde oldukça tehlikelidir.

Farkında bile olmadan yavaş yavaş tüketir üstelik sebebini bile anlayamazsınız. Sürekli alttan alan taraf sizseniz ya da karşı taraf yaptığında sorun olmayan bir davranış söz konusu siz olduğunuzda oldukça büyütülüyorsa, karşınızdaki insanın duruma göre tavırlarının değiştiğini sizi üzmek pahasına davranışlarını sürdürdüğünü fark ettiyseniz; tehlike çanları sizin için de çalıyor demektir.

3.Kibirli Davranış ve Tutumlar

Narsistik bireyler başkalarıyla iletişime geçerken ilk olarak kendi özsaygılarını beslemeyi amaçlarlar. Bunun için önce aşırı derecede olmasa da artan şekilde kendini anlatma, böbürlenme eğiliminde olurlar. Temel duyguları yakınlık kurmak değil ‘kazanmak‘ üzerinedir bu yüzden ondan iyi olduğunuz alanlarda sizi demoralize ederek o kadar da iyi olmadığınızı ispatlamaya çalışır ve bu ‘yarışı’ kazanmak isterler. Daha iyi olmak her zaman sevilmekten ve yakınlık kurmaktan önce gelir.

Bunu sağlamanın yolu önce sizin benlik değerlerinizin tatmininden geçiyorsa bunu yapacaktır hatta başlangıçta aşırı ilgili göstererek çok değerli bile hissettirir. Fakat yavaş yavaş bu ilgi azalacak ve yerini onun yaşayacağı duygusal tatminler dolduracaktır.

SON OLARAK;

Yani narsist kişi hikayedeki Narkissos gibi yalnızca kendine değil ; çevresine de çok fazla zarar verir.

Eğer çevrenizde böyle insanlar varsa birkaç araştırmayla başa çıkma konusunda yardım alabilirsiniz ama eğer bu kişi ailenizden biri değilse, bana kalırsa bırakın gitsin.

Evet belki eninde sonunda anlaşmanın idare etmenin yolunu bulursunuz ama bir taraftan da bunun sizi tüketeceği aşikar.

Karşınızdaki kişiyi uzman desteği almaya yönlendirmeye çalışın ama olmuyorsa bireysel olarak yapabileceklerinizin sınırlı olduğunu unutmayın.


İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılar:

Sürekli Aynı Şeyleri Düşünüyorum, Kurtulamıyorum – Ruminasyon ve Psikolojik Etkileri

Bu yazıda zihinsel geviş getirme anlamına gelen Ruminasyon kavramından bahsedeceğim. Sürekli aynı şeyleri düşünüyorum bu düşüncelerin zihnime takılı kalmasına engel olamıyorum diyorsanız bu yazı size biraz fikir sunabilir.

Ruminasyon Ne Demektir?

Geviş getirmenin ne anlama geldiğini bilirsiniz. Zihinsel geviş getirme de tıpkı hayvanların besini uzun uzun çiğnemeleri gibi bir düşünceyle zihinde adeta oynamaktır. Boş kaldığınız her an o konu üzerinde düşünmeye başlarsınız düşünceleriniz oradan oraya savrulurken dakikalar hatta belki saatler geçer ama siz farkında bile olmazsınız. Bazen bir şeyle uğraşırken istemsizce yine aynı şeyleri düşünmeye başladığınızı fark edersiniz.

Ruminasyon zaman zaman hepimizin yaşadığı bir durum. Eğer zorlu bir süreçten geçiyorsanız, zihniniz bir olayı anlamlandırmaya çalışıyorsa ani ya da üzüntü verici bir olay yaşadıysanız ruminasyona maruz kalmanız olası. Ayrıca yüksek düzeyde endişe, gelecekle ilgili kaygılar da ruminasyonu tetikleyen durumlar.

Çoğu zaman hayatın akışını sekteye uğratan insana sanki bütün enerjisini kendi zihni tüketiyormuş gibi hissettiren oldukça yorucu bir durum.

Peki bununla başa çıkmak için neler yapabiliriz?

Öncelikle eğer mümkünse kesinlikle psikolojik destek almanızı öneririm. Ama değilse, uygulayabileceğiniz neler var bir göz atalım:

1. YAZ/ YAK

Zihninizi meşgul eden, çözmeye çalıştığınız durum; bu belki gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek bir yüzleşme artık hayatta olmayan birine karşı duyulan öfke olabilir. Bu düşünceleri uzun uzun bir kağıda yazın, sonra da bu kağıdı güzelce yakın. Evet yazdınız rahatladınız sizi rahatsız eden her şey bir bir kağıda döküldü ve artık onlara ihtiyacınız yok tutuşturun gitsin.

( Benim gibi ateşle ilgili kötü tecrübeleriniz varsa aman diyeyim ama dikkat edin.)

2. SPOR/ HOBİ / UĞRAŞ

Ruminasyonun bence en büyük düşmanlarından biri zihni meşgul edecek güzel bir uğraş bulmak. Spor yapmayı sevmiyor musunuz basit bir hobi edinin, puzzle yapın mesela. Hiçbir şey yapmak istemiyorum diyorsanız bir resim defteri edinin bir de suluboya paleti. Günde birkaç saat rastgele boyama yapın. Örgünün de çok rahatlatıcı bir uğraş olduğunu düşünüyorum, aylar önce atama beklerken ben ören bayan olmaya doğru ilerliyordum mesela.. Hatta ne örsem diyenler için şuraya çok kolay bir şapka modeli de bırakıyorum 😂

3.EYLEM PLANI

Düşüncelerinizin içeriği muhtemelen; yaşadığınız sorunlarla, bundan sonra ne yapacağınızla ” şunu diyecektin ya da şunu yapacaktın bak ” larla dolu. Öyleyse yine elimize bir kağıt kalem alıyoruz ve bu kez bir eylem planı hazırlıyoruz. Bunun çok geniş kapsamlı bir plan olmasına gerek yok hatta mümkünse çok uzun vadeli olmasınlar. Gününüzü planlayın, yarın ne yapacaksınız, yazın ve gerçekleştirmek için harekete geçin.

4. FARKLI BİR ŞEY

Bu bir korkuyla yüzleşmek de olabilir hiç gitmediğiniz bir yere gitmek de. Ya da yapmayı hep düşündüğünüz ama ertelediğiniz bir şey olabilir mesela saçlarınızı kestirmek ya da farklı bir renge boyatmak hep kıyıda kalmış yapsam mı neyse sonra dediğiniz bir düşüncedir, bunları gerçekleştirmek farklı duygular hissetmenizi sağlayarak takılı kalmış gibi hissettiren zihinsel süreçlerinize adeta hava aldıracak.

5.KONUŞ

Düşünceleriniz zihninizdeyken bazen o kadar hızlı akar ki takip edemez hatta önünü alamazsınız. Üstelik zihnimiz hemen bizi suçlamaya ve yargılamaya hazır bir vaziyette bekler. Bir anda kendinizi dünyanın bütün suçlarını işlemiş gibi bir yıkımla baş başa bulabilirsiniz. Bu yüzden belki ailenizden belki çevrenizden konuşabileceğiniz biriyle ara ara konuşun. Sesli bir şekilde ifade edildiğinde çoğu zaman o sıkı sıkıya bağlı olduğumuz düşüncenin o kadar da mantıklı olmadığını fark ederiz.

6. DÜŞÜNCELER SADECE DÜŞÜNCEDİR

Son olarak, lütfen bunu unutmayın. Düşündüğünüz her şey gerçek değildir. Çoğu zaman zihnimiz özellikle de stres anlarında çok fazla gerçekçi olmayan düşünce üretir. Benim bununla ilgili çok sevdiğim bir metafor var: Bir durakta oturduğunuzu hayal edin ve her bir düşüncenin de önünüzden geçip giden trenler olduğunu. Eğer olumsuz düşüncelerle dolu bir vagona binerseniz o sizi alır götürür. İnmek istediğinizde ise kendinizi tamamıyla yabancı bir yerde bulursunuz. Olumsuz düşüncelerin sakince geçip gitmelerini izleyin; onları durdurmayın, tutmayın.

Montaigne Denemeler‘inde şöyle bir hikaye anlatır: ”Bir adam, çobanın yeni doğduğunda sevmesi için yanına getirdiği danayı, sonraki günlerde de kucağına alarak sevmeyi sürdürmüş. Buna öyle alışmış ki, dana büyüyüp öküz olduğunda bile her gün onu kucağına almış ve taşıyabilmiş.” Hikayenin sonunda da şunu ekliyor Montaigne ” Gerçekten alışkanlık, çok yaman bir öğretmendir ve hiç şakası yoktur. Ağır ağır sinsi sinsi içimize sızar. ”

Bence bundan daha kötü bir şey varsa o da gerçekliği bile olmayan düşüncelere sıkı sıkıya bağlanıp bir süre sonra onlarsız adım atamaz hale gelmektir. Kucağınızda tuttuğunuz ve bırakamadığınız şey her ne ise ilk adım bunu fark etmek, bundan sonra ise bırakmak için aradığınız gücü daha da kolay toplayacaksınız..

Sonraki yazılarda görüşmek dileğiyle 🙂