Sosyal Etki ve Uyma Davranışı – Ne Zaman Gruba Uyarız?

Biz insanların en temel ve ortak özelliklerinden biri sosyal bir varlık olmamızdır. Gerçekten de insan doğumdan itibaren toplum denilen olgunun içerisindedir ve gerçekliğinin farkındadır. İçerisinde yaşadığı toplumu farklı şekillerde etkiler ona yön verir ve kendisi de toplumdan etkilenir. Sosyal etki dediğimiz bu durum sonucunda ise sosyal davranış oluşur. Sosyal davranış ne demektir, öncelikle bunu biraz açalım:

1) Apartmana yeni taşınan Selvi Hanım’dan hiç hoşlanmayan ve ondan uzak duran Aslı Hanım, diğer komşularının onunla çok iyi anlaştığını fark ettikten sonra Selvi Hanım’la yakınlık kurmaya çalışır.

2) Okuduğu kitabı hiç beğenmeyen Buse arkadaşlarının o kitabı çok beğendiklerini söylemeleri üzerine onlarla aynı fikirde olduğunu söyler.

Bu olaylar hepimizin günlük hayatta karşılaşabileceği içerisinde sosyal etki olan davranışlardır. Her birinde sosyal davranış vardır ve kişinin tutum ya da davranışını bir başkasından etkilenerek değiştirmesini gözlemleriz. Kişi davranışını kendi istediği, duygu düşünce ya da tutumları doğrultusunda değil başklarından etkilenmesi
sonucu değiştirir.

İnsan davranışları görünürde birbirinden çok farklıdır. Anne- baba çocuklarından kardeşler birbirlerinden çok farklı tutum inanış ve davranış kalıplarına sahiptir. Bütün bunlar o kişiye has bir görüntü çizer ve bir başkasında aynen görülmesini beklemeyiz. Davranış kalıpları daha genel boyutta düşünüldüğünde kültürden kültüre de
oldukça farklı bir duruş sergiler. Bir toplumda erkeklerin atılgan, ciddi ve biraz kaba olması hoş karşılanırken bir başkasında bu özelliklere sahip erkekler dışlanabilir.

Bu kadar ayrı görünmelerine rağmen insan davranışlarının birçok ortak noktası vardır. İnsanlar bunca farklılığa rağmen birbirlerine benzerler. Sosyal psikoloji de işte bu benzerlikleri ve gruba uyma davranışını araştırır.

Gruba uyma davranışı kişilerin davranışlarında bir ahenk meydana getirir. Bireylerin başkalarının davranışlarını tahmin edebilmesini ve kendi davranışlarını da buna göre ayarlamalarına olanak sağlar. Bu da sosyal ilişkileri düzenler ve çatışmasız hale getirir. Bu ahenk kısmen çocukluktan itibaren ortak öğrenmeler sonucu bireye kazandırılan
birtakım davranış kalıpları ve toplumsal normlar ile oluşur. Ancak insanlar uyma davranışını her zaman zorunda oldukları için ya da ortak öğrenmeler neticesinde gerçekleştirmezler.

Örneğin yolda birkaç kişinin durup belirli bir yöne doğru baktıklarını görürseniz muhtemelen siz de durur ve o yöne doğru bakarsınız. Ya da okulda veya iş yerinizdeki ilk gününüzü düşünün. Hangisinin kadınlar tuvaleti olduğunu bilemediğinizde içinden bir kadının çıktığı kapıya doğru yönelirsiniz.

Bu örneklerde herhangi bir toplumsal norm yoktur ama yine de başkalarının davranışlarına güveniriz ve bunun gerçeği yansıttığına inanırız. Onun da yanlış yapma olasılığını aklımıza getirmeden diğer kadının çıktığı kapıya doğru rahatlıkla yöneliriz mesela. Bu gibi uyma davranışları kişiye bilgi sağlar ve gerçeği tanımlamasına yardımcı olur.

Uyma davranışını detaylıca anlamak için sosyal psikloloji alanında yapılmış dört büyük deneye bakalım:

1.Sherif’in ( Muzaffer Şerif Başoğlu) ”Grup Normunun Oluşması” Deneyi:

Karanlık bir odada hareketsiz duran bir ışığa bir süre dikkatle bakarsak sabit duran ışığı hareket ediyor gibi görürürüz. Bu bir çeşit görsel algı yanılgısıdır. Sherif, deneyini otokinetik etki ismi verilen bu algı yanılgısı üzerine kurmuştur.

Denekler ilk olarak tek tek karanlık bir odaya alınırlar ve belirli aralıklarla yanıp sönen bir ışığa bakarak ışığın her seferinde kaç cm hareket ettiğini tahmin etmeleri istenir. ( Işığın aslında hareket etmediğini unutmayın) Denekler başta her seferinde farklı bir rakam söylerken zamanla belirli bir sayıda karar kılmışlar. Deneyin ikinci aşamasında denekler birkaç kişilik gruplar halinde laboratuvara alınmış ve ışığın ne kadar hareket ettiğini sesli bir şekilde söylemeleri istenmiş. Kendi başlarına standart geliştirmiş karara vermiş kişiler grup içine girdiklerinde bu standartlarından vazgeçerek grupla birlikte farklı bir standart oluşturmuşlar.

Sherif, araştırmasını detaylandırarak bir başka denek grubunu teker teker laboratuvara almak yerine doğrudan grup içerisine dahil etmiştir. Öncesinde kendi normunu oluşturmamış bireylerin grupla birlikte çok daha hızlı norm oluşturdukları gözlemlenmiştir.

Sherif’in deneylerinden elde ettiği bir diğer bulgu da deneklerin oluşturmuş olduğu bu grup normunun deneyden sonra da kullanılmaya devam ettiğidir. Grup normu o kadar güçlüdür ki 1 yıl sonra deney bireylere tek tek uygulandığında yine aynı cevapları vermişlerdir.

” Sherif’in bu çalışmasını özetleyecek olursak: fiziksel gerçekliğin belirsiz olduğu hallerde kişi, durumu belirlemek bir yere tutunmak ister ve bu amaçla bir gerçek yaratır. Bu gerçek, kişi yalnız ise onun tarafından, eğer başkaları ile beraber ise etkileşim sonucu grup tarafından yaratılır ve bu standarda beraberce uyulur. ” (Kağıtçıbaşı&Cemalcılar, 2017)

2.Asch’in ”Uyma” Deneyi:

Sherif, gerçekliğin belirgin olmadığı bir durumda bireylerin nasıl karar vereceğini test etmişti, peki ya gerçekliğin apaçık ortada olduğu bir durumda grup normu nasıl oluşur?

Solomon Asch de bunu merak ediyordu.

Bir denek grubunu laboratuvara aldı ve onlara aşağıda gördüğünüz gibi iki tane fotoğraf gösterdi:

Deneklere sırayla soldaki çubuk ile aynı boyutta olan çubuğun sağdaki çubuklardan hangisi olduğu soruldu. Aslında bu deneyde tek bir denek vardı ve bu en sonda oturan kişiydi. Diğerleri Asch’in asistanlarıydı ve verecekleri cevaplar önceden belirlenmişti. Sırayla hepsi yanlış cevap verdiler. Cevap apaçık olmasına rağmen en sonda oturan gerçek deneğimiz sıra kendisine geldiğinde ne yaptı dersiniz?

Evet, o da gruba uydu ve yanlış çubuğu seçti.

Böyle bir durumda siz olsaydınız ne yapardınız, gruba uymayı mı seçerdiniz yoksa doğru bildiğinizi yine de söyler miydiniz? ( Doğruyu söyleyin kimse bakmıyor )

3. Zimbardo’nun ”Stanford Hapishane ” Deneyi:

Sosyal psikolojinin bir diğer önemli deneyi de Zimbardo’nun gerçekleştiği hapishane deneyidir. Bu deneyde 24 sağlıklı ve normal bireye rastgele mahkum veya gardiyan rolleri verilmiştir. Mahkum rolü verilen bireyler polis arabasıyla evlerinden alınmış ve rutin polis kontrollerinden geçirilerek gerçekten mahkumlarmış gibi hapishane ortamı şeklinde düzenlenen Stanford Laboratuvarına getirilmişlerdir. Yine mahkum rolü verilen bireylerin hepsine beyaz bir kıyafet giydirilmiş ve saçlarını da kadın çorabı ile gizlemeleri istenmiştir. Gardiyanlara ise aynalı gözlük cop gibi standart bir üniforma giydirilmiş nasıl davranmaları gerektiği konusunda herhangi bir eğitim verilmemiştir.

Bu deneyin başlangıçta iki hafta sürmesi planlanmıştı. Fakat hem mahkumlar hem de gardiyanlar o kadar hızlı bir şekilde görevlerine uyum sağladılar ki yalnızca 6 gün içerisinde gardiyanların üçte biri gerçekten sadistik davranışlar sergilemeye başladı. Mahkumların çoğu ise duygusal travma geçiriyordu.

Altıncı günün sonunda deney araştırmacılar tarafından ” tehlikeli bir durum oluşturma riski gösterdiği” için sonlandırıldı.

Bu deney normal ve sağlıklı olarak nitelendirilen bireylerin kimliklerini kaybederek kendilerinden beklenen rollere ne kadar hızlı adapte olabildiklerini gösteriyor.

4.Milgram’ın ”İtaat” Deneyi:

Sosyal psikolojinin bana kalırsa en ürkünç deneyi olan Milgram deneyi görünüşte 2 denek ile gerçekleştirilir. Deneklere bunun bir öğrenme psikolojisi deneyi olduğu ve cezanın öğrenme üzerindeki etkisinin araştırıldığı anlatılır.

Buna göre, denekler iki karttan birini seçecek ve öğrenci ya da öğretmen rollerinden birini alacaklardır. Öğrenci rolündeki denek kapalı bir kapının ardındaki devasa bir şok makinesine bağlanacak öğretmen rolündeki ise öğrenciye sorular soracak ve öğrencinin bilemediği her soruda ona artan düzeyde elektrik şoku verecektir. ( Öğretmen rolündeki deneğe fikir oluşturması için deneyden önce düşük dozda şok verilmiş ve kaç volt olduğu sorulmuştur. İlk deneyde, denek bunu 45 olarak tahmin etmiş biraz da canı yanmıştır. Verilen şokun yalnızca en düşük düzey olan 15 volt olduğunu öğrenince şaşırmıştır. )

Miligram Deneyi- Vikipedi ( E: Gözetmen T:Öğretmen/Denek L: Öğrenci

Öğrenci rolünü alan birey ise kalbi olduğunu ve şokun zararlı olup olmadığını sorar. Araştırmacıdan bir sorun olmayacağı cevabını alır.

Deney başlarda sorunsuz ilerler. Öğrenci sorulara doğru yanıtlar verir ama bir süre sonra yanlış cevaplar gelmeye başlar. Şok düzeyi arttıkça içerideki odadan inleme sesleri gelmeye başlar 120 volta geldiğinde öğrenci bağırır ve şokların acı verdiğini söyler. Öğretmen araştırmacıya bunu bildirdiğinde aldığı cevap ” devam edin, öğretmen! ” olur. 150 voltta öğrenci acı içinde inler kalbim var beni buradan çıkarın diye bağırır. 300 vollta çaresizlikle deneye artık cevap vermeyeceğini bildiren öğrenci 315 voltta müthiş bir çığlık atarak artık deneye katılmadığını söyler. Bundan sonra en yüksek düzey olan 450 volta kadar öğrenciden çığlık ve inleme dışında hiç cevap gelmez.

Şaşkınsınız değil mi? Nasıl olabilir, ya adam ölseydi diyorsunuz muhtemelen.

Araştırma bulgularına geçmeden önce artık deneyin arka planını açıklayayım öyleyse:

Bu deneyin tek gerçek deneği aslında öğretmen rolündeki kişidir. Deney başladığında diğer odada şok cihazına bağlı olan kimse yoktur ve acı dolu çığlıklar kayıttan gelmektedir. Yani deneğin kesinlikle öğretmen rolü alması sağlanmış ve sahte bir şok cihazı gösterilmiştir.

Yale Üniversitesinde yapılan bu araştırmanın ilk versiyonu çeşitli yaş ve meslek gruplarından 40 denek ile gerçekleştirilmiştir.

Peki sizce bunların yüzde kaçı deneyi sonuna kadar sürdürmüş ve öğrenciye 450 voltluk elektik şokunu vermiştir?

%1 mi ya da %5? Bu soruyu psikoloji öğrencileri ve psikiyatrlar ağırlıklı olarak bu şekilde yanıtlamış olsalar da araştırma bulguları deneklerin %65’inin deneyi tamamladığını gösteriyor.

Peki bu sonuçlar araştırmaya katılanların sadistik eğilimlere sahip olmalarıyla elektrik şokunun etkisini tahmin etmedeki yetersizlikleriyle ya da karakter özellikleriyle açıklanabilir mi?

Miligramın İtaat Deneyi dünyanın birçok yerinde tekrarlanmış ve benzer sonuçlar elde edilmiştir. Bu deney, 1974’te Prof. Dr. Olcay İmamoğlu tarafından tekrarlanmıştır. İmamoğlu bu deneyi ODTÜ elektrik- elektronik mühendisliği öğrencileri ile yapmıştır. Mühendisler elektrik şokunun voltları hakkında normal katılımcılara göre daha detaylı bilgiye sahip olmalarına rağmen benzer sonuçlar elde edilmiştir.

Dünden Bugüne İnsan ve İnsanlar- Sosyal Psikolojiye Giriş

Psk. Dan. Aygün Tertemiz


Çekingen Kişilik – Utangaç Mıyım?

Çekingen kişilik bozukluğu sıklıkla utangaç mizaca sahip olmakla ve sosyal anksiyete ile karışmaktadır.

Çekingen kişilik bozukluğuna sahip bireyler aşırı derecede değerlendirilme kaygısı yaşarlar.

Eleştiri reddedilme ve onaylanmamaktan o kadar çok korkarlar ki negatif geribildirimlerden kendilerini korumak için işe girmekten ya da ilişki kurmaktan kaçınırlar. ( Krıng& Johhson& Davıson& Neale, Çev. M.Şahin, 2017)

Yanlış bir şey söylerim korkusuyla çoğu zaman hiç konuşmazlar, sevileceklerinden emin olmadıkları ortamlara girmekte isteksiz davranırlar. Dalga geçileceklerinden eleştiri alacaklarından çok fazla endişe duydukları için sosyal ortamlardan kendilerini ifade etmek zorunda kalacakları herhangi bir durumdan kaçınırlar.

Bu durumla baş etmek kolay değildir. Eğer çekingen kişilik bozukluğu ile ilgili tanı aldıysanız mutlaka psikolojik danışma desteği de almanızı öneririm. Probleminizi daha detaylı anlamanız ve çözüm yollarını aktif olarak kullanmaya başlamanız için psikolojik destek yararlı olacaktır.

Başka neler yapabilirsiniz birkaç maddeyle bakalım:

1. Paradoksal niyet:

Utangaçlık, kaygıyı tetikler. İnsanlarla iletişim kurmanız, topluluk önünde konuşmanız gereken durumlarda sizi nasıl değerlendirecekleri ile ilgili yüksek düzeyde kaygı duyarsınız. Şimdi size bunun önüne geçmek için ilginç bir yöntem önereceğim: daha çok heyecanlanın. Sunum yapacaksınız ve heyecanlanıp hata yapmaktan mı korkuyorsunuz, daha çok heyecanlanın hatta heyecan duygusu ne kadar hissedilebiliyorsa o kadar hissetmeye çalışın. ( Deneyimlerinizi benimle paylaşmayı unutmayın.)😉

2. Düşünceler duyguları belirler

Pozitif düşün pozitif düşün pozitif….

Yok yok şaka, öyle bir şey değil. Sürekli her şey harika olacak diye düşünmenin ne bir yararı var ne de gerçekliği. Elbette bazı şeyler harika bazı şeyler berbat olacak ama emin olun çoğu şey bu ikisinin arasında bir yerlerde normal olacak.

Bunu öğrenmek başlangıçta kimseye iyi gelmiyor ama size bu kaygıları hissettiren yaşadığınız olaylar değil düşünceleriniz. ( Ne yani, iyi düşüneyim iyi mi olsun ?) Hayır, kesinlikle anlatmaya çalıştığım şey bu değil. Gelin sizinle basit bir egzersiz yapalım.

Alışveriş merkezinde dolaşırken karşıdan eski bir arkadaşınızın sizin olduğunuz yöne doğru geldiğini düşünün. Yaklaştığında siz tam elinizi kaldırıp selam verecekken o sizin yanınızdan yürüyüp gidiyor ve siz şaşkınlıkla öylece kalıyorsunuz.

Ne düşünürsünüz?

  • Beni görmezden geldi.
  • Bir selam bile vermedi ne kadar havalanmış.
  • Acaba bir şey mi yaptım, neden kimse benimle yakın olmak istemiyor?

Peki, bu düşünceleri tek tek inceleyin her biri size ne hissettir?

  • Üzüntü/ Endişe
  • Öfke/ Hayal Kırıklığı/ Üzüntü
  • Hayal Kırıklığı/ Üzüntü / Kuşku

Egzersizimiz devam ediyor. Olayımız aynı bu kez sadece farklı bir şey düşüneceğiz. Mesela ”sanırım beni görmedi” ya da ” bir yere yetişmeye çalışıyor gibiydi”

Bu durumda ne hissedersiniz?

Cevabınız tam olarak ne oldu bilmiyorum ama az önceki gibi olumsuz duygulara kapılmayacağınıza gayet eminim.

3. Mükemmellik yalnızca kitaplarda yazar

Gerçek hayatta mükemmel kadınlar ve erkekler mükemmel diksiyonlar ve başarı hikayeleri yok. Etrafınızda gördüğünüz insanların hayatları da yokuşlarla dolu ve hepsi çok fazla hata yapıyor. Hepsi en azından bir kere ben ne yaptım diye ağlamıştır mesela tıpkı sizin gibi. Bu yüzden siz de mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Her şeyi en doğru şekilde yapmaya çalışırken kaçırdığınız fırsatları bir düşünün. Söylemek isteyip de söyleyemediğiniz onca şeyi..

Mükemmeli istemek sizi bir kısır döngüye sokar. En iyiyi yapmaya çalıştığınız için kendi üzerinizde çok yüksek performans hedefi oluşturursunuz sonra bu hedefi karşılayamayacağınız yönünde kaygı duymaya başlarsınız nitekim hedefiniz gerçekten de mükemmele yakın olduğu için (kimse o kadar iyi değildir) tam istediğiniz gibi olmaz. Bu da yeniden kaygı duymanızı sağlar üzerine bir de başarısızlık hisleri eklenir.

4. Bilişsel Çarpıtmalar

Çekingenlik, utangaçlık ya da sosyal kaygıda birtakım çarpık ( rasyonel olmayan) düşünceler vardır. Bu düşünceler esnek düşünmemizi hayata bakışımızın olumlu olmasını ve zihinsel anlamda rahatlamayı engeller.

a) Etiketleme :

Ben zaten akıcı konuşamam. Çok utangaç bir insanım, nasıl olsa başaramam.

Kişi kendini olumsuz durumlara tanımlar ve adeta bir çerçeve içerisine alır. Başarısızım diye kendini etiketleyen kişi bu etikete uygun davranmaya başlar ve farkında olmadan onu başarıya götürecek durumlardan kaçınır. Benzer şekilde çekingenim diye etiketleme yapan kişi kendini ifade edebileceği ortamlarda da çekingenim çerçevesinden çıkmaz ve başarılı olabileceği deneyimlerden kendini mahrum bırakır.

b) -meli/ -malı:

Diksiyonum çok düzgün olmalı. Konuşurken hiç hata yapmamalıyım.

Bu şekilde düşünmek kişiyi inanılmaz bir stres altında bırakır. Şu cümleleri çok önemli bir sunumdan önce patronunuz gelip size söylese belki çok kızar ve yaptığı uygulamanın ne kadar yanlış olduğunu düşünürsünüz. Ama kendinizi yakalamaya çalışın, belki gün içerisinde defalarca kendinizi böyle bir baskı altında bırakıyor olabilirsiniz.

c) Seçici Soyutlama:

Bunu bir örnekle anlatmak istiyorum. Sınıfta ya da çalıştığınız kurumda oldukça başarılı bir toplantı/ sunum gerçekleştirdiniz. Olumlu dönüşler aldınız ve herkes çalışmanızdan çok memnun. Yalnız bitirdikten sonra arkadaşlarınızdan biri yanınıza gelerek harikaydı ama bir sonrakinde ses tonunu biraz daha değiştirsen daha iyi olur sunumlarda tek düze ses tonu sıkıcı olabilir dedi. Seçici soyutlama yapan kişi bütün o olumlu dönüşleri başarıyla atlattığı sunumu görmezden gelir ve sürekli ses tonunu iyi ayarlayamadığını düşünmeye başlar, kendini başarısız ilan eder.

Bu şekilde düşünmek bir hastalık değildir, hepimiz zaman zaman etiketleme yaparız ya da olumlu durumları görmezden gelerek yalnızca olumsuz olanlara üzülürüz. Burada önemli olan bu düşünceleri yakalayıp rasyonel olanlarla değiştirebilme becerisi kazanmaktır. Bunu da ancak pratikle başarabilirsiniz. Düşünceleri rasyonel olanlarla nasıl değiştirebilirsiniz birkaç örnek vereyim:

Bilişsel Çarpıtma Rasyonel Düşünce
Her zaman başarılı olmalıyım.Bazen başarısız olmakta sorun yoktur.
Kendimi iyi ifade edemem.İyi ifade edemediğim zamanlar olsa da başarılı olduğum zamanları göz ardı etmiyorum..
Konuşurken takılırsam, hata yaparsam bu başarısızım demektir. Herkes zaman zaman hata yapar, takılır kimse mükemmel değil ben de değilim.
Gerçekten iyi olsaydım hiç eleştiri almazdım.Eleştiri beni geliştirir. Bir şeyi %100 doğru yapmak zorunda değilim. Birkaç pürüz beni başarısız yapmaz.

( Yüz yüze görüşmelerde seans saatleri değişkenlik gösterebildiği için lütfen randevu almadan önce mail atın.)

Başta biraz zor gibi gözüktüğünü biliyorum ama birkaç kez otomatik düşüncelerinizi yakaladıktan sonra değiştirebilme gücünü kazanmak çok daha kolaylaşacak. Bu zihinsel pratik gerektiren bir işlem olduğu için denemeye devam edin. Deneyimlerinizi benimle paylaşmak daha fazla bilgi almak ya da psikolojik danışma randevu saatlerine erişmek için bana ulaşabilirsiniz.

Buradayım 👇

Psk. Dan. Aygün Tertemiz

Ve burada 👇

ayguntertemiz@gmail.com

Ben Senin İçin Neler Yaptım?! / Alturizm- Diğergamlık

Fedakarlık, ilişki dinamiğinde istenilen ve beklenilen bir durumdur ve çiftlerin birbirleri için bir sürü şeyden vazgeçmeleri gerekir.

Tabiki bunun başında diğer karşı cinsler gelir (bazıları için gelmez). Ama bu küçük bir fedakarlıktır ve karşılıklı olarak uyulması beklenir. Ardından daha büyükleri gelir bazı arkadaşları siler belki saçlarınızı kestirir ya da sizinle hiç alakası bile olmayan yeni bir şehre taşınırsınız.

Küçük hamleler giderek büyür ve ilişkinin süresi ile doğru orantılı olarak bir sabah gözlerinizin içine bakan aynadaki o garip yüzü belki de tanıyamazsınız.

Bazı insanlar özgeci karaktere sahiptir. Toplumda anaç diye de nitelendirilir bu kişiler. Hep çok fedakarlık yaparlar bu yüzden de hiçbir zaman karşı taraftan beklediklerini alamazlar. Kendilerinden o kadar çok verirler ki bir süre sonra tükenirler, kendilerini bile tanıyamaz hale gelirler.

Bizim toplumumuzda bu karaktere sahip kadınların davranışları pekiştirilir. Hatta denilebilir ki kadılardan böyle olmaları da beklenir çoğu zaman. Fakat fedakarlığın belki de en kötü yanı terazisinin daima bozuk çalışmasıdır. Bir yanı hep daha ağır basar ve yapılan fedakarlıklar git gide sorumluluk halini alır.

Yani başlarda istediğiniz için yaptığınız şeyleri zamanla mecburiyetten yapar hale gelirsiniz. Yapmadığınızda da kınanır, azarlanır ya da çeşitli şekillerde tepkilere maruz kalırsınız.

Sorumluluk haline gelen insanın elini kolunu bağlayan fedakarlıklara dur demek için öncelikle sizin terazinizin ne durumda olduğuna bakmalısınız.

Bu konuyu kelimelerden çok daha iyi anlatan bir görsel bırakacağım buraya.

Kendisi paramparça olmasına rağmen karşısındaki her şeyi tam kişiye, tek eksik parçasını; yine kendisinden vererek karşılayan sağdaki adam, alturizmin patolojik hale gelmiş biçimini kısaca özetliyor bize.

Peki bu aşırı fedakarlık halinden nasıl sıyrılacağız?

1. FARKEDİN

Hayattaki bütün değişimler farkındalıkla başlar. Farkındalık öyle bir penceredir ki ona ulaşmak çok zordur ama bir kere oradan dışarıya bakınca da artık geriye dönemezsiniz. İlişkilerinizi gözden geçirin. Karşınızdaki daima artıp çoğalırken sizde sürekli bir şeyler eksiliyorsa, ilişkiyi ilerletmek ya da arkadaşlığı sürdürmek için hep sizin bir şeyler yapmanız gerekiyorsa aşırı fedakarlık yapıyor olabilirsiniz.

2. ”Hayır”

Bu en zor maddelerden biri. Hayır demeyi öğrenmek tıpkı bisiklete binmek ya da araba sürmeyi öğrenmek gibidir. Alışkanlığa dönüşene kadar pratik yapmanız gerekir. Bu maddenin en önemli yanı aynı zamanda birinci maddeyi test etmenize de yarayacak olması. Tereddüt ediyorsanız birkaç kez de hayır demeyi deneyin. İlişkileriniz yalnızca sizin fedakarlıklarınız üzerine kuruluysa bunun karşı taraf için inanılmaz bir şok etkisi yaratacağını şimdiden söyleyebilirim.

Belki şaşıracak, sizinle tartışacak ya da bunu ilişkiye yönelik bir tehdit olarak algılayacaktır.

3. En Uzun İlişki Kendinizle Kurduğunuzdur

Yukarıdaki puzzle adam gibi başkalarını tamamlamaya çalışırken sürekli kendinizi eksiltirseniz malesef bir süre sonra ‘bitersiniz’. Evet kelimenin tam anlamıyla bitersiniz, adım atacak haliniz kalmaz çabalayacak bile gücünüz kalmaz ama en kötüsü de kendinize saygıyı yitirirsiniz. Bu yüzden hepimizin hatırlaması gereken bir gerçek var ki o da ölünceye kadar yalnızca kendimizle beraberiz.

4. Dozunda Fedakarlık Pranga Değildir

Sakın fedakarlık kötü bir şeydir diyorum gibi düşünmeyin. Bu tıpkı bir kuşun iki kanadı gibi. Nasıl kuş tek kanatla uçamazsa ilişkiler de yalnızca bir tarafın hep kendisinden vermesiyle yürümez.

Abartmayın. Bir şeylerden kendi isteğinizle fedakarlık olarak vazgeçtiyseniz ardından durun mesela, bekleyin. Karşı tarafın ne yaptığını görün. Bu çıkarcılık gibi gözükebilir ama aslında tamamen dengeyle ilgili. İlişkinin kimyasını bozmamak için küçük bir strateji.

5. Doğru İnsan Bütün Adımları Size Attırmaz

Doğru insan diye biri varsa eğer eminim o kişi sizin omuzlarınıza tüm yükleri yükleyip sırtını yaslayarak sizi izleyen kişi değildir.

Sebepleri ne kadar ikna edici olsa da ne olursa olsun gerçekten doğru ve size iyi gelecek insan bütün fedakarlıkları sizden beklemez. Omuzlarınıza yük üstüne yük bindirmek yerine onları hafifletmeye çalışır. Eğer ilişkinin devamlılığı için sizin birsürü şey yapmanız beklenirken karşı tarafın tek yaptığı komut vermekse orada durup düşünecek çok şey var demektir.

Eğer her şeyi denediniz yine de her yeni ilişkide, arkadaşlıklarda hatta aile içinde bile her şey yeniden en başa sarıyorsa bu konuda her zaman psikolojik destek de alabilirsiniz.

Psk. Dan. Aygün Tertemiz

Online Psikolojik Danışmanlık

Online psikolojik destek almak pandemi ile birlikte artık daha çok hayatımızda. Erişiminin kolay olması daha ekonomik olması ve günümüz koşullarında özellikle de daha sağlıklı olması online psikolojik danışmanlığı cazip kılan özellikler arasında.

Fakat aynı zamanda danışanlar için bazı soru işaretleri de barındırıyor. Mesela görüşmeler nasıl gerçekleştirilir, gizlilik tam olarak sağlanıyor mu, yüz yüze psikolojik danışmaya göre avantajları var mı ?

Online Psikolojik Danışma Nasıl Gerçekleştirilir?

Seanslar video arama, sesli arama ya da mesaj yoluyla gerçekleştirilebilir.

Gizlilik

Görüntüler sesler ve mesajlar kaydedilmez. Seasnlarla ilgili tutulan kayıtların gizliliği psikolojik danışman tarafından sağlanır. Bu kayıtlar danışanın yazılı izni olmadan üçüncü kişilerle paylaşılmaz, herhangi bir çalışmada kullanılamaz.

Avantajları

Online gerçekleştirilen seanslar oldukça ekonomiktir. Uygun herhangi bir yerde gerçekleştirilebilir ve zamanı esnek kullanmaya olanak sağlar.

Kriz anlarında ve acil durumlarda danışan danışman iletişimi daha hızlı sağlanır.

Özellikle pandemi dolayısıyla ofise gitmek istemeyen danışanlara kolaylık sağlar.

Agorafobi gibi dışarıda olmak ile ilgili problemi olan danışanların yardım hizmetlerine ulaşmalarını kolaylaştırır.

Doğru Uzmanı Nasıl Bulurum?

Öncelikle destek almak istediğiniz konuyla çalışan uzmanları belirleyin. Psikolojik danışmada en değerli faktörlerden birisi de rapport kurmak; yani danışman ve danışan arasında güvene dayalı olumlu bir ilişkinin kurulmasıdır. Bu nedenle size güven veren sağlıklı ilişki kurabileceğiniz uzmanı seçmeniz danışma süreci açısından oldukça yararlı olacaktır.

Bunun için ücretsiz olarak video arama mail ya da mesaj yoluyla ön görüşme gerçekleştirebilirsiniz.


Online psikolojik danışma ile ilgili daha detaylı bilgi almak için bana mail atabilirsiniz.

ayguntertemiz@gmail.com

Randevu almak için aşağıdaki linkten bana ulaşabilirsiniz .

https://psikologmerkezi.com/uzman/aygun-tertemiz


Psk. Dan. Aygün Tertemiz


Hırsızlık Yapmak Doğru Olabilir Mi? – Kohlberg Ahlaki Gelişim Kuramı

Heinz’ın karısı çok hastadır ve tedavi için fazla vakti de kalmamıştır. Doktorlar tedavi için özel bir ilaç olduğunu söylerler. Heinz bu ilacı bir eczanede bulur ama eczacı ilaç için normalin çok üstünde bir ücret talep eder. Heinz çabalayarak bu paranın ancak yarısını tamamlayabilir. Karısının öleceğini söyleyerek eczacıya yalvarır elindeki para karşılığı ilacı vermesini ister ama bir türlü kabul ettiremez. Bir yandan karısı için de vakit azalmaktadır. Heinz sonunda dayanamaz ve eczacının laboratuvaruna girerek ilacı çalmaya karar verir.

Bu durumda sizce, Heinz ilacı çalmalı mıdır? Neden?

Cevabınız hazırsa, başlayalım:

Kohlberg’in Ahlaki Gelişim Kuramı

Kohlberg ahlaki gelişimi gelenek öncesi geleneksel ve gelenek ötesi olmak üzere temelde üç başlık altında inceler. Heinz hikayesi gibi ikilem içeren hikayelere kişilerin verdikleri yanıtlar ve özellikle de gerekçelerine göre ahlaki gelişimlerini belirlemeyi öngören bir kuram geliştirir. Kısaca bu basamaklara göz atalım:

Gelenek Öncesi Düzey

1. İtaat ve Ceza Evresi

Kişi otorite figürü ortamdayken ceza almamak için kuralları uygular. Örneğin, öğrencilerin öğretmen sınav esnasında sınıftaysa kopya çekmemeleri fakat öğretmen birkaç dakika dışarı çıktığında kopya çekme davranışını rahatlıkla sergilemeleri bu evrede olduklarını gösterir.

Kimse görmüyorsa Heinz’ın ilacı çalmasında sakınca yoktur.

2. Araçsal İlişkiler Evresi

Bu evrenin diğer adı saf çıkarcılıktır. Kişi eğer kazancı daha ağır basıyorsa kuralları uygular. Kısaca işine geleni yapar.

Karısı da onun için aynı şeyi yapar mıydı? Eğer cevap evetse Heinz ilacı çalabilir. ”

Geleneksel Düzey

3. Kişilerarası İlişkiler

Bu evredeki birey iyi çocuk olma eğilimi gösterir. İçinde bulunduğu toplumdan dışlanmamak için onların onayladığını yapar grubun reddettiğini reddeder.

” Hırsızlık toplumda hoş karşılanmaz, karısı iyileşse bile herkes Heinz’a hırsız gözüyle bakar bu yüzden ilacı çalmamalıdır.

4. Kanun ve Düzen Evresi

Bu evredeki bireye göre kanunlar her şeyin üzerindedir ve kanunların çiğnenmesinin karşılığı ne olursa olsun ceza olmalıdır.

” Hırsızlık suçtur, Heinz ilacı çalarsa ceza almalıdır. ”

Gelenek Sonrası

5. Sosyal Sözleşme Evresi

Bu evrede artık kanunlar bireylerin hak ve özgürlükleri ile çelişiyorsa değiştirilmeleri düzenlenmeleri gerektiği ön görülür. İnsani değerler kanunlardan daha önceliklidir.

” Karısının hayatı söz konusu olduğu için Heinz’ın ilacı çalmasında sakınca yoktur. ”

6. Evrensel Ahlak İlkeleri

Kohlberg bu evreye çok az insanın ulaşabileceğini belirtir. Burada artık sistem ve kurallar yoktur, insan hakları özgürlük adalet gibi ilkeler ve etik kurallara göre değerlendirme yapılır. Kişi kendi kurallarını kendi etik değerlerine göre belirler.

İnsan hayatı her şeyden önemlidir, eczacının ilacı parayla satması bile etik değildir. ”