bin ölüm

Parmak uçlarında yaklaştı odanın ortasında kırık dökük bir sehpanın üzerinde duran ve her şeye tezat gibi gözüken kutuya. Bu hep burada mıydı? Demek delirmek, olmayan şeyler görmek böyle bir histi. İyi, diye düşündü. O kadar da kötü değilmiş. Sonra rahatladı, adımlarını sağlamlaştırdı. Madem deliriyordu, hakkını vermeliydi o zaman. Oldukça sağlam gözüken kutunun yaklaştıkça büyüklüğü artıyor gibiydi. Ağaçtan yapılmıştı, yüzeyi parlak fakat görüşünü oldukça sertti. Açsa içindekilerin kendisi ile konuşacağını sandı. Nitekim elini attığında eli yapıştı kutunun üzerinde kaldı. Açılmadan, içindekileri ortaya saçmadan rahatlamayacaktı. Öyle de oldu. Böyle bir kutunun görkemli bir açılışı içindekilerin de parlak renkli en azından dikkat çekici bir şeyler olmasını bekliyordu insan. Ama hayır, tık diye açılıverdi bunun için hamle yapar yapmaz. İçindekilerin de öyle çekici bir yanı yoktu, hatta oldukça sıradan gözüküyorlardı.

İlk olarak en önde duran şeyi aldı, biçimsiz, renksiz, rengi varsa da artık kaybetmiş gibi gözüken bir şeydi. Adam baktı, hemen tanıdı o eski tarağı. Bunun için kardeşiyle birbirlerine girmişlerdi. Ne demişti annesi, bıktım senden, kadın hep böyle şeyler söyler dururdu zaten herhangi birinin aklında kalmış olmasına şaşırdı.

Kutunun içindeki tuhaf cisimleri eline almaya devam etti, baktıkça başka başka zamanlara gidiyordu.

Kadifeden bir kurdele. Tam ortada. Temmuzun sıcağında hafif esintili bir yaz akşamı. Çok değerli çünkü günlerdir esinti namına hiçbir şey görülmemiş etraf adeta yanmış. Kızın beline sarılıyor, elbisesinin arkasında bir kurdele var. Kız sımsıkı tutmuş bırakmıyor, kendini kurtarmayı beklerken kurdeleye dokunuyor, hangi kumaştan olduğunu anlamaya çalışıyor.

Bu kızda onu bu denli rahatsız eden ne vardı diye düşünmeye başladı. Gülüşü müydü yoksa olur olmaz attığı kahkahası mı? Evet kahkahası gerçekten de rahatsız ediciydi.

Kadife. İşte bulmuştu kumaş kadifeydi. Ama elbiseden kopup da buralara nasıl gelmişti? Kızın bundan haberi var mıydı?

Baktı, baktı.. Fotoğraflar, görmese hatırlamayacağı tuhaf eşyalar. Bunları hatırlamanın zaten kime ne yararı vardı.

İnsan unutursa rahatlar. İpin ucunu bırakırsa, düşünmezse olanları..

Derken babasının saati ilişti gözüne. Eline alınca bir parçasının olmadığını gördü, sol tarafında çekip döndürerek saati ayarlayan kısım. İşe yaramaz herif, babasının sesi kulaklarında yankılandı. Aynı anda kulağında patlayan tokadın sesini de işitti, korkuyla elini kulağına götürdü. İyi, bir şey yoktu. Saatin yüzünde battığı yer sızlıyordu sanki.

Olmayan sesler, zamandan kopup gelen eşyalar…

Durdu, bir an kendi içine baktı. Korkuyor muydu? Korkması gerekirdi aslında. Ama yoktu nedense içinde.

Tüm bu sesler bu eşyalar bana aitti bir zamanlar, diye düşündü adam. Benim zamanımda benimle birlikte yaşadılar. Şimdi onlar eski bir masanın üzerine ve süslü bir sandığın içine hapsolmuşlar.

Buraya hapsolmuşlar, bu odaya. Benimle birlikte. Bomboş bir hayat, heyecansız, aşksız hiçbir uğraşı olmayan hiç tutku hissetmeyen bir adamın ölümünün de tıpkı yaşamı gibi olmasını bekler insan. Sade, sessizce. Tanımadığı birkaç insandan başka kimsenin haberi olmadan. Nitekim öyleydi de. Ölmüştü işte. İnsan ölümü nasıl unutur? Öldüğünü nasıl unutur, düşündü bir süre. Ölümü düşündü. Onlar biliyorlardı kendisini bulan komşuları, mezarını kazan yabancı adamlar, birkaç dua mırıldanan hoca, biliyorlardı; onlar için ölmüştü. Ama kendisi şimdi buradaydı. Bu boş odada anılarıyla yapayalnız. En zoru da buydu herhalde. Şu kutu olmasa, şuradaki birkaç parça eşya. Ne kalırdı biten yaşamından geriye?

Bütün yaşamına yeniden dokunana kadar uzun kaldı orada. Her şeye baktı, hepsine dokundu. Unutana kadar her şeyi hatırladı. Unutana kadar yeniden yeniden hatırladı.

Yaşamın ve ölümün akıl almaz sonsuzluğunda aslında yer bile kaplamayan bu küçük odaya karışıp sonunda yok olana kadar geçen sürede orada kaldı.

Kısım 1: yolculuk, Naciye ve kırmızı boyalı kahvehane

-1-

Oturduğu koltukta rahatsızca kıpırdandı. Şimdiden bacakları huzursuz olmaya başlamıştı. Oysa yola çıkalı, saatine baktı, yarım saat bile olmamıştı. Geçireceği hali hazırda iki buçuk saat daha vardı. Üstelik otobüs hareket etti edeli sanki bu anı bekliyormuş gibi oldukça yüksek sesle telefonla konuşan bir de kadın vardı ve saçmalama, deyip duruyordu. Saçmalama, öyle olmaz. Hayır saçmalama, böyle dememiştir. Saçma, saçma… Yeter deyip zihnini susturdu. Yanından geçen ağaçları saymaya çalışıyordu. Şoförün sesiyle irkildi, ‘yeğenim’ diyordu, ‘bana şu numarayı okusana’, uzattığı telefona boş boş baktı bir iki saniye. Sonra aldı, okudu. En önde oturuyor diye muavinlik yapmak zorunda mıydı. Bu düşünceyi attı kafasından. Ne var ki diye düşündü. Umursamadı. Sorun, şu yeğenim lafında olmalıydı. Lüzumsuz ve laubali. Uyumaya çalıştı biraz. Aslında çalışmadı, gözleri kendiliğinden kapanmaya başlamıştı. Fakat çok sürmedi. Bu kez de araba duruverince gözlerini açmak zorunda kaldı. Mola. İndi, buz gibi hava suratına çarptı. Otobüsten inenler, çocuklarını lavaboya yetiştiren anneler, markete koşuşturanlar..

Kenarda durmuş sigarasını yakmaya çalışıyor bir yandan da gelip geçenleri inceliyordu. Derin bir nefes çekti içine, dumanı bıraktı havaya. Soğuktu ve elleri üşüyordu. Görüş açısından çıkmamış olmasına rağmen kısa aralıklarla otobüse bakmaktan da kendini alamıyordu bir yandan. Şoför de gitmişti ama az sonra elinde karton bir bardak çayla geri döndü. Kalan sigarayı ayağıyla ezip söndürdü. Her an gözünün önünden yok olabilirmiş gibi hızla otobüsün içine girip yerine oturdu. Otobüslerin tanıdık bir kokusu olurdu. Ağır, metalik bazen de şoförün türüne göre değişen kolonya kokuları karışırdı içine. O hep aynı yerde otururdu. Yolculuk yapacağı zaman önceden sorar yerini ayırtırdı. Eğer yeri doluysa bekler, bir sonrakine binerdi.

Rahatsız bir yolculuk geçirmişti. Bittiği için rahattı artık. Kafasında birtakım hesaplar yapıyor, düşünüyor, karıştırıp bozup yeniden yapıyordu bir şeyleri. Ayakları onu otomatik olarak kahvehaneye götürdü. Kırmızı boyalı, tahta kapılı dükkana girdi. Yıkık döküktür ama sandalyeleri rahat diye buraya gelmekten kendini de alamazdı. Sahibi Rüstem beyin pala bıyıkları vardır. Hep oturur, tüm işleri çırak Ahmet yapar. Yine de başıyla verdi selamını. Rüstem elini göğsüne götürdü, selamını aldı. Çayını yudumlarken şimdi nereye gideceğini tasarlıyordu. Naciye, defol git, demişti. Adam değilsin sen. Naciye ne bilirdi ki? Okuma yazması da yoktu hem. O adamlıktan ne anlardı. Eve ekmek soğan götürünce adam olurdun, yoksa yok. Eliyle bir yanı sökük ceketinin cebine dokundu. Gittiği yerden aldığı gümüş bilezik oradaydı. Aklı da biraz eksikti bu Naciye’nin başka karılar gibi ille de altın diye tutturmazdı. Gümüş mü teneke mi aldırmaz alır takardı. Belki de iyiliğinden yapıyor diye düşündü. Niye defol git demişti o zaman? Unuttu. Hep unuturdu. Naciye buna da kızardı bazı. Şoförün yaşlı, kırışık yüzünü düşündü birden. Yeğenim, demişti. Küçük değildi ki o halbuki.

Kafasını salladı. Boşver. Boşver. Nasıl olsa Naciye içeri alırdı. Hep alırdı. Bileziği de görünce hepten yumuşardı.

Cebinden çıkardığı bozuklukları saydı, masaya bıraktı. Rüstemden yana hiç bakmadan, çıktı gitti.

..

Düşüş- Son

Uzanıp sehpadaki bardağı alacaktı. Sahiden çok susamıştı. Kadın atıldı, bardağı uzattı. Sonra ellerinin titrediğini görünce suyu içmesine de yardım etti. Ölecekti. Biliyordu.

Tanrıların tanrısı hiddetle doğruldu yerinden. ” Ne cüretle? ” diye haykırdığında yeryüzünde bir yerlerde küçük bir deprem oluştuğuna neredeyse emindim. Yerlere kadar eğilerek kralı selamladım,yarı koşar yarı kaçar bir halde bu devasa yaratığın huzurundan uzaklaştığım an sonunda tuttuğum nefesimi serbest bıraktım. Yaşıyor muydum? Hem de nasıl!

İşte her şey böyle başladı.

O günden sonra işler çok hızlı gelişti. Onu hiçbirimiz daha önce böyle öfkeli görmemiştik. Fakat yine de zavallıyı dünyaya, o sefalet yuvasına, fırlatacağını hiçbirimiz öngörememiştik. Zaten en başta böyle bir yeri ortaya neden çıkardığını da kimse anlayamamıştı. Ama yani, o tanrıydı, anlıyorsunuz değil mi? Öylece ‘neden’ diye soramıyordunuz. Biz burada böylesi bir rahatlıkta yaşarken o zavallıların sürünüyor olmaları hep bir parça içime dokunmuştur zaten. Ama pek umursadığım da söylenemez. Beş dakika falan. Sonra unuturum. Neyse. Konumuza dönelim.

Normalde tüm vaktimi dünyayı, ya da oradakilerin neler yaptığını gözleyerek geçirmem. Ama burada ufak, şımarık bir tanrıdan söz ediyoruz. Bu arada kendinden olan birine verdiği bu dehşetli ‘dünya’ cezasından sonra herkesin ne kadar diken üzerinde olduğunu da söylemekte yarar var. Yine konuyu kaçırıyoruz.

O her şeye duyarlı, o zavallı insan vücudunu kullanmanın ne kadar zor olduğunu, ne acılar çektiğini sizlere anlatabilmem çok zor. Yine de beklediğimden çabuk uyum sağlayarak çevreye karışması, bilemiyorum şaşırtıcıydı. Tıpkı onlar gibiydi, yalnız yapamıyordu. Fakat tüm bunlara rağmen ‘aşk’ mı ? İşte asıl sürpriz burada başladı. Tiksindiği, bir an önce olması gereken asıl yere, buraya dönebilmesi için çekmesi gereken bir ceza olarak gördüğü dünyayı bir gecede biri gelip sanki farklı bir renge boyamıştı. Sahiden aşk mıydı bunu yapan? Bu kadar güçlü bir duygu muydu, gururlu bir tanrı oğlunu tüm şöhretini ve yurdunu bırakma pahasına dua ettirebilir miydi babasına yalnızca alınacak birkaç nefes daha için?

Ama olmuştu işte.

Buralarda zaman çok çabuk geçer. Çünkü ne de olsa tüm zamanlar bizimdir. Bizimki beni yeniden huzuruna çağırdığında, aşağıdakinin sayılı günleri kalmıştı bile. ‘Gördün değil mi?’ dedi alayla. ‘Siz kalın kafalıların bir türlü anlayamadığı şeyi,’. Bir şey demedim. Zaten de diyemezdim. Ne yapsam diye tereddütle beklerken devam etti. ‘ O anladı ama, ‘ dedi. ‘Sonunda anladı. Bak, ne kadar üzgün. Ölecek, farkında. Beni çağırıyor, bana dua ediyor. Ne için? Birkaç sene daha? Ya da belki sonsuza dek orada kalmak? ‘ Sonra anlayamadığım bir şeyler mırıldandı, kalktı dolandı etrafta biraz. Sonunda, ‘ama benim daha iyi bir fikrim var, ‘ dedi.

Kadın, ellerini tutmuş ‘seninle birlikte ölsem ben de keşke’ diyordu. Ama ne derler bilirsiniz, dileklerin kötü yanı bazen gerçekleşmeleridir.

Bu hikaye de burada bitti. Onlara ne mi oldu? Tanrının hep değişik bir mizah anlayışı olduğunu düşünmüşümdür zaten. Onlar büyüdüler. Öyle büyüdüler ki, evrene sığamaz oldular. Sonra da parça parça olup tüm insanlığa dağıldılar.

Söylemeden geçemeyeceğim, görseniz o ‘ulu’ tanrı küçük insan yavruları gibi oluvermişti. Oldukça sinirli bir anında bir insan tam karşısındakinin boğazını sıkıp öldürecekken bir anda duraksayıp kalbinde bir sıcaklık hissediyor ya da dünyanın bambaşka bir yerinde bambaşka bir insan yaşlı annesini sırtında hastaneye taşıyordu, bir yerlerde aşıklar birbirlerini sarmalıyor, bazı evlerde kavgalarının tam ortasında öfkeli karı kocalar birbirlerine sarılıveriyorlardı. Bizimki de bunları işaret edip, ‘bakın, bakın’ diyordu. Sahiden gözlerimizi devirsek, herhalde gözlerimizi oyardı ama herkes patlamak üzereydi artık bu durumdan.

Dünya artık daha yaşanılır bir yer miydi? Orası tartışılır.

Ama sanıyorum, önceden eksik bir şey vardı. Tanrı, bu insanlara her şeyi vermişti. Nefes, su ve yemek. Başlarını sokacakları gittikçe devleşen çatılar ve bazen bundan şüphe ediyor olsam da zeka.

Bunların hepsini sonradan yaratmıştı, böylece artık onlara kendinden bir şey verdi.

Yine bir aralık, dünyaya bakayım dedim. Sağanakta çıkmış sokak ortasında dans eden bir çifte kaydı gözüm.

Yok, dedim kendi kendime. Bu kadarı bizim işimiz değil. Bu başka tür bir delilik.

..

Düşüş- 2. Kısım

Gözlerini tavana dikti. Yataktan çıkmaya mecali yoktu. Zaten sabahları da hiç sevememişti. Aniden uyanıvermek, gerçekliğe dönmeye zorlanmak. Yani, asla alıştıra alıştıra olmazdı bu. Birdenbire. Bıçakla kesilir gibi kesiliverirdi uyku. Hep de en güzel yerinde. Ama uyumak.. Onu sevmişti. İnsanlarla ortak yönlerini düşünmeye başladı. Çevresindeki arkadaşlarının da uykuya pek düşkün olmaları itmişti onu bu düşüncelere. Başka? Yok yok, o kadar da ortak yönleri yoktu zaten.

Eliyle kalbini yokladı. Sakin sakin atıyordu. Öyle sakin ki atmıyor gibi atıyordu. Dün kendisini nasıl da yüz üstü bıraktığı geldi aklına. Öfkelendi. Sonra kızın kolunu saran parmakları canlandı gözünde birden. Elinin altında bir hareketlilik hissetti. Kalbi, birden çalışmaya başlamış gibiydi. Umutsuzlukla yine ne oluyor diye düşündü. Bu defa da korku mu yapışıp kalmıştı acaba üzerine. Ama kızın suratı, onun kolunu heyecanla saran parmakları sonra o elin masanın üzerindeki zarif görüntüsü bir bir zihninden geçmeye başlayınca midesinin bulandığını hissetti.

Her şey olabilirdi ama yo, aşk değil. Aşk olamazdı. ‘Aman tanrım’ dedi. ‘hayır, aşk olmaz,’.

Sonraki bir kaç günü hüsranla geçti. Kızı görmek için içindeki karşı koyamadığı o dürtüyle savaşıyordu, kazanıyor gibi de gözüküyordu ama kaybetmek çok kolay ve çok tatlıydı bu yüzden her an her şey olabilirdi. Bir de üzerine iştahı kesilmişti. Tüm günü dalgınlıkla oradan oraya kafasını dağıtmak için koşturarak geçiriyordu. Bir ara bıçakla uğraşırken elini keser gibi oldu, içi bulandı.

Tüm bunlar ne demek oluyor diye düşünmekten kafası çatlayacaktı. Babasının amacı ceza mıydı? Öyleyse oldukça iyi gidiyordu. Bir an önce ölüp kendi yaşamına dönmek için geldiği bu yerde elini kesmek üzere olan bir bıçağın kalbini hızlandırması bir saniye bile hızlandırması olanaksızdı.

Böylece kıza karşı içinde bastırılamaz bir öfke duydu. Bu yaşama bir anlam yüklüyordu, ölüm isteğini perdeliyor onu asıl olması gereken yerlerden alıkoyuyordu.

Onun geldiği yer ne de güzeldi. Hem isterse orada da aşık olurdu, hem de istemediği an gitmesini sağlayıverirdi. Kolay kolay böyle bir şey yaşanmazdı ya yine de bedeninin bir sorunu varsa bunlar gibi durup anlaşılmayı beklemezdi, hemen söylerdi derdini. Arkadaşları da vardı. Onlar da sevgililer gibi istemediğinde yok edebileceği arkadaşlardı. Hiçbir şey için uğraşmasına gerek yoktu. Burada ilişkilerinizi sürdürmek için bile çaba göstermek zorundaydınız. Hele arkadaşlar. En çok çabayı emeği onlar istiyordu.

Öfkesini yeniden ve bu kez daha şiddetli hissetti. Hızla girdiği mutfaktan bir bıçak aldı. Parmağına bir kesik attı. Derin bir kesik bile değildi, canını da pek yakmamıştı. Durdu, kanın akışını izledi. Zeminde bıraktığı damlalara bakıyordu.

Kanamak.

Öbürünün biraz altına bir kesik daha attı. Bu daha derindi.

Kanamak.

İçindeki hırs dineceği yerde sanki büyüyordu. Bir anda daha önce tatmadığı bir duygu geldi damağına.

Yalnızlık.

Anlayamazlardı ki. Nasıl anlasınlardı. Yalnız ölmek zorundaydı.

Bir kesik daha attı. Avucu artık kırmızıya boyanmıştı.

Kanamak.

Yere oturdu. Uzun uzun düşündü.

Kanamak.

Gözlerini tavana dikti. Kapadı. Açtı. Sanki yıllardır uyuyor gibiydi. Derin bir çaresizlik hissi vardı üzerinde ve tam da boğazına oturmuştu. Yutkundu.

‘Bayılmışsın’ dedi bir kadın sesi. ‘ tanrı aşkına’ diye de ekledi. ‘ intihar etmek için kesmeye parmağından başlama fikrini sana kim verdi?’

Tanrı. Aşkına.

Düşüş- 1.Kısım

Yüzüne gölge düşüren şeyin ne olduğunu merak etti. Sorsa söyler miydi? Yok. Yine de çaresizce merak ediyordu. Dolandı durdu bir süre o suratın etrafında. Yüzdürdü gemilerini, bir alçaldı bir yükseldi. Ya da batıverdi bazen aniden. Tam bir şey diyecek oluyor, dudakları aralanıyordu bir dalga ta uzaklardan ansızın yetişip sallayıveriyordu bizim gemiyi. Susuveriyordu o da. Hep yaptığı gibi.

Sahi bu muydu yaşamak yaşamak dedikleri. Yok, sevmemişti. Hoş sevse ne olurdu sevmese ne. Düşünen var mıydı ki, ya soran? Geri de dönemezdi. Babası onu affetmezdi. Burada ölmesi gerekiyordu tekrar yaşamak için, kendi bildiği şekilde. İçinden geçenleri babası bir duysa öyle kızardı ki. Birden ürperdi. Duyuyor muydu? Buradakiler onun her şeyi duyduğuna inanıyorlardı. O da palavra diye gülüyordu içinden. Ne garipti bu insanlar, ne kadar önemli sanıyorlardı kendilerini.

Aynaya biraz daha yaklaştı. Evet, bir farklılık vardı bugün bu yüzde. Kendi bedenine derin bir özlem duydu. Bu bedenin acizliği artık iyice sinirine dokunuyordu. Olur olmadık her şeye üzülmesi çabucak kırılıvermesi de hiç yardımcı olmuyordu. Oflayıp uzaklaştı oradan. Zaten ne bir cevap alabiliyordu ne de bir yararı oluyordu böyle bakıp durmanın. Yine bir şeye kırılmıştı işte.

Bu bedenler garipti, zordu. Hep bir dertleri oluyordu. Sorunca söyleseler. O da yok. Kendini öldürürse ne olacağı da açık bir şekilde belirtilmişti. Hızla geçen bir araba ona çarpıverse ne olurdu sanki ? Zaten bu arabaları icat etmişlerdi ama adamakıllı kullanmasını beceren pek yoktu. 

Öğleden sonra arkadaşıyla buluşacaktı. Bir yaz günüydü. Etraf sanki alev almıştı. Şu güneşi istese biraz kısamazdı sanki. Yine babasına öfkelendi. Güya tüm bunlar ona bir ders vermek içindi. Bulabildiği en ince, en sıcağa uygun kıyafetleri çıkartıp üzerine geçiriyordu bir yandan, bir yandan da söylenip duruyordu her zamanki gibi.

Kendisi her zaman aynı şeyleri yapıyor olabilirdi. Ama çevresindekiler de her zaman tamamen aynı şeyleri yapıyorlardı. Misal bu kız. Saat 3’e mi söz verdi, asla 3 buçuktan  önce gelmezdi. Sonunda masaya oturabildiğinde de yine her zaman yaptığını yaptı ve ‘nasılsın?’ bile demeden, ‘sipariş verdin mi, kurt gibi acıktım,” dedi. Kurt gibi acıktım. Hep böyle derdi. Böyle söyleyince sanırdınız ki kurtlar da sürekli aç geziyorlar. Neyse. 

Bir saat boyunca bu kızın karnını doyurmasını izledikten ve kendisi de azar azar yedikten sonra inanılmaz bir şey oldu. Duydukları müthiş gümbürtüyle birden yer bile sallandı ve onlar da tıpkı diğer müşteriler gibi kendilerine sığınacak bir yer ararken oradan oraya savruldular mekanın içinde. Şimdi bir köşeye sinmişler, kız tırnaklarını onun etine batırdığının farkında bile olmadan deli gibi kolunu sıkıyordu. Kalbini hissetti o an. Hayır, kalbi zaten vardı. Ama atıyordu, çok atıyordu. Korku. Korkuyordu. 

Birkaç serseri burayı soymaya çalışıyordu ya da başka bir dertleri vardı. Kalbinin sesinden hiçbir şey anlayamıyordu zaten. Yalnızca önünde uzanan hareketliliğe gözlerini kırpıştırarak bakıyordu. Birden dudaklarının kıpırdadığını fark etti. Bir devinim içinde sürekli hareket ediyorlardı. Dua mı ediyordu? Ne için? Yaşamak için mi, bu bedende hapsolmaya devam etmek için mi? Gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Dua ediyordu. Babasına! 

Umarım beni duymamıştır, dedi içinden. Yoksa fena dalga geçecekti.