Huzursuzluk – Ö. Zülfü Livaneli / Özet – İnceleme

26 Eylül 2016 gecesi saat 23.44’te karın bölgesine ve böbreklerine aldığı bıçak darbeleri sonucu Hüseyin Yılmaz hayatını kaybetti.

‘ ben bir insandım ”

Bunlar Amerikalı doktorun anlamadığı için telefonuna kaydettiği daha sonra da ölen adamın kardeşlerine dinlettiği; onun son sözleri. Hüseyin’in son sözleri.

Aşk, zulüm, din, harese ve Mezopotamya’nın masalsı öyküsü: Huzursuzluk

erişir menzili maksuda aheste giden”

Gazeteci İbrahim bir gün haberleri incelerken garip bir başlığa denk gelir. Amerikada öldürülen Mardin’li bir adam. Üstelik adı Hüseyin. Çocukluk arkadaşı Hüseyin ‘in trajik ölüm haberini işte bu başlıkla alır.

Bu hikayeye ve yıllardır gitmediği memleketine karşı duyduğu merakla yola çıkar soluğu Mardin’de alır İbrahim.

Onu ölüme götüren şeyin aşk olduğunu hatta Hüseyin’in annesinin nefretle anlattığı şekliyle ” O şeytan kızın büyülemesi” yüzünden olduğunu öğrenir. O kız yüzünden gül gibi nişanlısını bile bırakmıştır zira.

Hüseyin çocukluğundan beri çok şefkatli çok merhametli biridir. Suriyeden akın akın mülteciler gelmeye başlayınca Hüseyin kamplara onlara yardıma gitmeye başlar.

Işte bu kamplarda Meleknaz adında Suriyeli bir kıza aşık olur. Kızın bir de iki gözü de görmeyen bir bebeği vardır. Hüseyin tutar bu kızı eve getirir. Hüseyin’in ablası Aysel’in söylediğine göre bu Suriyeli kızın pek bir dikkat çekici yanı da yokmuş kara kuru bir şey diye bahsediyor Aysel, bir de hiç ama hiç konuşmadığını söylüyor.

Fakat Aysel sonunda bir gün bu kızın Hüseyin’i nasıl kendine aşık ettiğini anladık diye sürdürüyor konuşmasını.

Bir gün mutfakta sessizce yemek yapılmasına yardım ederken dolaptan çıkan marulları görünce Meleknaz sokağa fırlıyor. Başta anlam veremeseler de daha sonra gerçeği anlıyorlar.

Böylelikle marulla Meleknaz’ın yezidi olduğu da ortaya çıkmış oluyor. Hüseyin’in annesi şeytana tapan bu kız evlerine girdikleri için hatimler indirmeye dualar etmeye başlıyor Hüseyin ise yollara düşüp Meleknaz’ı aramaya.

Buluyor da Hüseyin Meleknaz’ı, onu İstanbul’a gönderiyor. Çünkü Mardin’de yezidileri kimse istemiyor aslında. Hatta bu yüzden Hüseyin’in bile hayatı tehlikede. Fakat yılmadan Meleknaz ve kör bebeği için çabalamaya devam ediyor Hüseyin.

Ta ki bir gün başına o büyük felaket gelene kadar.

” beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne”

Hüseyin Mardindeki işlerini tamamlayıp bir an önce İstanbul’a Meleknaz’ın yanına gitmek için çabalarken bir gün IŞİD taraftarları tarafından vuruluyor.

Fakat ölmüyor. Tedavi oluyor iyileşiyor. Onu vuranlar nasıl olsa tekrar deneyecekler diye annesinin ısrarlarıyla iyileşip Meleknaz’ı da yanına alana kadar Amerika’daki abilerinin yanına gitmeye razı oluyor Hüseyin.

Hüseyin Mardin’de yarım kalan sonunu Amerika’da tamamlamaya doğru yola çıkıyor aslında. Bu kez de Müslüman olduğu için nefret sarıyor etrafını. Üstelik canını almadan da bırakmıyor.

” kimseler bilmez bu sırrı, gerçeği bir Meryem bilir ”

İbrahim Meleknaz ve Hüseyin’in hikayesinin eksik parçalarını tamamlamak için tek tek yezidi kamplarını dolaşıyor.

Meleknaz’ın ve oradaki diğer tüm insanların acı dolu hikayelerini dinledikçe kendinden geçiyor. Kafasında ise artık tek bir düşünce var: İstanbul’a döndüğünde Meleknaz’ı bulmak.

Buluyor da. Ne yapıp edip bir şekilde ulaşıyor kıza. Tıpkı Hüseyin gibi İbrahim de bu kızın yaşadığı her acıya rağmen dimdik duruşuna hayata meydan okuyan kara gözlerine kimseden medet ummayan umarsızlığına aşık oluyor.

” her şeyini yitiren bir insanın son sığınağı insan onurudur ”

Hayatta tüm sınavlarını tek başına vermiş hiçbir şeyi olmasa bile dimdik ayakta durabilen tüm kadınlar gibi Meleknaz da bu yabancının aşkını da acımasını istemiyor.

Zaten belki İbrahim’in içini yakıp kavuran da aşk değil. Hayranlık. Mücadelesini tek başına verebilen bir erkeğe sığınmayı reddeden her kadına duyulan nefret ve hayranlık karışımı garip bir duygu..


Kitapta yezidilik inancı ve Mardin’in tarihi/kültürel yapısı ile ilgili çok detaylı bilgiler mevcut. Aynı zamanda bu konularla ilgili bilgi almak için de okunabilir.

Akıcı bir kitap olay örgüsü sizi içine çekiyor. Romandan ziyade öykü tadında bu yüzden de çabucak bitiyor.

Orta Doğuda yaşanan zulme, sığınmacıların yaşadıkları acılara ve kelamın çocuklarına ışık tutan bir hikaye.

Aşk hikayedeki en baskın duygulardan biri ama ben ne Hüseyin’in ne de İbrahim’in Meleknaz’a aşık olduğuna inanmadım.

Hüseyin’in merhametine hayran olmamak elde değil. Onun çırpınışlarına ne olursa olsun hissettiklerinin arkasında durabilme gücüne. İbrahim’in ise defalarca reddedilmesine rağmen bir pazar günü gelecek umuduyla aynı pastanede haftalarca Meleknaz’ı beklemesine..

Ama daha çok yaşadıkları onu kayıtsızlaştırmış hatta İbrahim’in ifadesiyle ” acının ötesine geçirmiş” bu kadını belki hayata döndürmek yeniden hissetmesini sağlamak istediler. Fakat Hüseyin’e güvenen Meleknaz, İbrahim’e güvenemedi onu reddetti.

merhamet zulmün merhemi olamaz! “

Kardeşimin Hikayesi – Zülfü Livaneli / Özet-İnceleme

 Ey benim şahım;                                                                                                   hayatımı bağışladın ama karşılığında hikâyelerimi çaldın benden.                 Oysa ben sadece hikâyelerde yaşayabilirdim.                                                  Şimdi onlar tükendi ve benim hikâyem de sona erdi. 

Kitap bir ölüm ile başlıyor. Bir gün Arzu’nun evinde verilen bir davet sonrası umulmadık bir şey gerçekleşiyor ve Arzu Kahraman bir cinayetin kurbanı oluyor. Ahmet Arslan cinayetin işlendiği köyün sakinlerinden biri ve cinayet gecesi Arzu’nun da misafirlerinden. Dolayısıyla diğer misafirler gibi kendisi de bir cinayet şüphelisi.

Kendisine olay hakkında sorular sorma ve ilginç bir şeyler yakalayıp iş yerinde yükselme peşinde olan gazeteci kız ile biraz didişerek biraz yaşananlar hakkında konuşarak iletişim kurmayı başarıyorlar. Çünkü Ahmet ile konuşmak o kadar da kolay değil. Üstelik sürekli vurguladığı gibi o duygulardan yoksun bir insan. Yaşamını insanlardan uzakta tek başına geçirmek isteyen sosyal ilişkilerini yalnızca mecburiyet duyarsa sürdüren yalnız biri. Kız zaman zaman gitmek, orayı terk etmek istese de bazen Ahmet Bey’in kızın dizginleyemediği merakını uyandıracak cümleleri bazen önüne geçilemeyen olaylar zinciri ile her seferinde kalmaya mahkum oluyor. Ve modern bin bir gece masalları Ahmet Bey’in evinde başlıyor.

Duygulardan yoksun, insanlardan uzakta kendine kitaplarla bir dünya kuran Ahmet bu gazeteci kıza günlerce sürecek olan ikiz kardeşi Mehmet’in dramatik hikayesini anlatmaya küçüklüklerinden, 10 yaşlarında bir trafik kazası sonucu anne ve babalarını kaybedip iki kardeş ananelerine yerleşmelerinden başlıyor. İki kardeş okulları da bitince çalışmak için Rusya’ya gitmeye karar veriyorlar. Zaten uçarılığıyla bilinen Mehmet burada bir Rus kızına aşık oluyor ama Rusça bilmediği için kızla tek kelime bile konuşamıyorlar. Burada arkadaşları Ludmilla devreye giriyor ve zoraki de olsa bu ikilinin arasında köprü oluyor, konuşmaları iki dile karşılıklı çevirerek anlaşmalarını sağlıyor. Her şey yolunda Mehmet ve Olga ve tabi Ludmilla güzel bir birliktelik yaşıyorlar. Ta ki Mehmet’in aniden Rus askerleri tarafından bir hücreye kapatılmasına kadar.

Mehmet orada kaldığı sürede insanlığını unutuyor. Tüm ihtiyaçlarını odanın bir köşesinde gidermek ve sadece tahtadan ibaret bir yatakta uyumak zorunda kalıyor.

Saatimi aldıkları için kaç olduğunu anlayamıyordum. Hiç gün ışığı olmadığı için günleri geceleri birbirine karıştırmıştım artık. Zamanı bilmek, kavramak ne kadar önemli bir şeymiş meğer. Zaman kavramın kayboldu mu, içindeki temel gerçeğe, uygarlığın çeşitli yöntemlerle değiştirmeye çalıştığı, yücelttiği halde içinde durmakta olan gerçek kimliğine, yani hayvan oluşa doğru adım adım alçalıyorsun. Bu yüzden tahta sedirden ağrılar içinde kalktım, dört ayak üstünde sürünerek demir kapının önüne gittim. Buldoğun yere savurmuş olduğu bulamaç gibi sulu şeyi, dilimle yalayarak yemeye başladım. Beton zeminde hafifçe göllenmiş olan suyu da yine dilimle yalayarak içtim.

Tam bir buçuk sene sonra hücreye bir başkası dahil oluyor. Bunca zaman sonra karşında birini gören Mehmet şaşkınlıktan, sevinçten aklını yitiyor. ‘ben bir insanım’, diye tekrarlayıp duruyor ilk başta. Sonra hikayesini anlatıyor, yabancı gidecek, o orada kalıcı değil. Kendisini buradan kurtarması için yalvarıyor. Suçunun ne olduğunu bile bilmiyor zaten.

“böyle bir hücreye tıkıldığın için önce kızıyorsun, öfkeleniyorsun, isyan ediyorsun, sonra yanlışlığın düzeltilmesini bekliyorsun. umut evresi epey uzun sürüyor. daha sonra umut ışığı yavaş yavaş sönmeye başlıyor ve umutlanmaktan korkar hale geliyorsun. en sonunda uyuşuyorsun, belki de bilerek beynini uyuşturuyorsun. hayatta kalmak dışında bir amacın kalmıyor. uzun bir süre böyle gidiyor, sonra hayatta kalmanın da bir işe yaramadığını anladığın gün geliyor, ölümü her türlü acının ilacı olarak görmeye başlıyorsun ama kendini öldürmek için bir çare bulamıyorsun.”

Mehmet o yabancı sayesinde hücreden kurtuluyor. Bir isim benzerliğinden dolayı hücreye kapatıldığını ve orada unutulduğunu öğreniyor. Bir de kendisini bir kadının ihbar ettiğini.

Ludmilla’nın da ilk gördüğü anda Olga’ya aşık olduğunu Mehmet’i aradan çekmeyi başaramayan Ludmilla’nın sonunda böyle insanlık dışı bir yola başvurduğunu anlatıyor Ahmet.

Son olarak Mehmet’in olanları atlatamadığından bu yüzden de kendini oradan oraya savurduğundan, hayatını düzene sokamadığından bahsediyor.

Kitap Ahmet’in intiharı ile son buluyor ve öğreniyoruz ki o, aslında anlattığı destansı hikayeyi yaşayan Mehmet’in ta kendisi. Anne ve babasını kaybettiği o kazada ikiz kardeşi Ahmet’i de yitirmiş yıllar önce. Rusya’da olanlardan sonra ölen kardeşinin adını alıyor bir köye yerleşiyor, sessiz sedasız yaşamını sürdürüyor.

Unutmadan, Arzu’nun katili de bulunuyor kitabın sonunda, ama konumuz bu değil..

— KİŞİSEL GÖRÜŞLER —

Gazeteci kıza kendisini açmak istemesinin altında bu kadar kayıtsız ve duygularını hissedemeyen bir insanın bile kendini anlatma, kaçtığı geçmişi ortaya dökme ihtiyacı yatıyor olabilir.

Tüm yaşadıklarını ikiz kardeşi Mehmet’in başından geçmiş gibi anlatması ve acınılacak durumda olan kötü olaylar başından geçmiş olan Mehmet’miş ve kendisi de aslında 10 yaşında ölen kardeşi Ahmet Arslanmış gibi davranması yaşadıklarını atlatmak için kullandığı bir savunma mekanizması.

Zihni her ne kadar tüm yaşadıklarını inkar etmiş olanları kendi kafasında oluşturduğu Mehmet’in yaşadığını söylese de belki kızın da etkisiyle onu bir yandan gerçekliğe çekmeye de uğraşır – kitabın sonlarına doğru gece vakti Mehmet’in ziyarete gelmesi ve onu olaylarla yüzleşmesi için iknaya çabalaması yaptıkları söz düellosu ve Ahmet karakterinin mağlup olması, kaplanın sırtında sonsuza kadar oturamazsın inip onunla yüzleşmelisin benzetmesi- tüm bunlar Ahmet’in gerçekliğe dönmek isteyen tarafının işaretleri. Ahmet ve Mehmet’in tartışması aslında Mehmet’in ikiye bölünmüş zihninin kendi içinde verdiği bir savaş. Yüzleşme tarafında olan Ahmet’in mağlup olması, kaçan taraf olan Mehmet’in ise bu savaşı kazanması, anılarını bastıran ve çarpıtan zihninin Mehmet’e karşı bir zaferi.

Gazeteci kıza Mehmet’in başından geçenleri anlatırken bir yerde Mehmet ‘in kendisine’ iyi ki adını Ahmet koymuşlar, Mehmet olsaydı yanmıştın, ” diyerek aslında yaşadığı hüsranı anlatır.

Mehmet yalnızdır, başına gelenleri atlatamamış kendini dünyanın bir ucundan öbür ucuna sürükleyip durmakta ve ömrünü boşuna harcamaktadır. Ahmet ise sadece şanslıdır. Bu yüzden Ahmet olmak daha güzeldir.

Kitap Mehmet’in ‘hatırlaması’ ile son bulur. Zihni yorulur, bunca zamandır bastırdığı tüm anılar ve duygular Mehmet’e hücuma geçmiştir.

Ardında Arzu’nun katilini çözdüğü ve açıkladığı, bir not bırakarak kendini öldürür.