***

Gök gürültüsünden korkar mısınız?

Ben feci korkarım. Yağmuru bir o kadar sevsem de gök gürültüsünden sonra şimşek sanki beynimde çakar. Zaten en çok da şimşeklerin o havadaki görüntüsünden..

Önceden olsa böyle çok gürültülü havalarda dışarıyı görmeyeceğim bir yerde oturur beklerdim. Bu cam balkon sayesinde şimdi güvende hissederek dışarıyı izliyorum. Halbuki ne saçma diye düşündüm az önce. Şu camlar olmasa da oturup izleyebilirdim bunca zaman. Yani şimşek beni çarpacaksa bu camlar onu durduramaz sanırım. Ha biraz ıslanırdım belki ama yağmuru izlemek istiyorsan olsun o kadar da.

Hayatı da böyle yaşıyorum bazen, herkes gibi. Sahte camların beni şimşeklerden ve ıslanmaktan korumasını umarak. Yağmuru seviyorum ama ıslanmak istemiyorum mu demek bu?

Ama yağmuru camların ardından sevemezsin aslında. Öyleyse bile böyle sevgiden yağmura ne ama değil mi?

Böyle söyleyince biraz melankolik biraz da şiirsel oldu ama bu hayatın ta kendisi bence. Söyleyen olmak ile yapan olmak arasındaki ince çizgi.

Bu arada araştırdım da insana yıldırım çarpma ihtimali 600 binde birmiş. Yani biraz rahatlayabiliriz bu konuda.

Ayrıca meteorolojinin sayfasından edindiğim bilgilere göre şimşek çakması esnasında en yaygın tehlikeli aktivitelerden biri de golf oynamakmış.

Bu yüzden lütfen yağmurlu havalarda golf oynamayın..

yaşamın en kıyısı

Yazmak aslında yaşamaktır, bence.

Bu ikisini birbirine benzetiyorum.

Ne için yaşıyoruz?

Ya da kim için? Salt kendi için yaşayan var mı acaba dünyada, ben görmedim de. Hep birilerini memnun etme telaşı var yüreklerde. Aile ile başlıyo ta en küçük yaşlarda. Alkış almak için yapmadığımız şey kalmıyor. Sonra öğretmenler, arkadaşlar, sevgililer, konu komşu, gören duyan derken hoop bir bakıyorsun ömür bitmiş. Bir de üzerine kimse senden memnun olmamış. Yaşamak, yine de çok zor insanın yalnızca kendi için yaşaması. Bunu ben yapabiliyor olsaydım, bütün bu yazılar olmazdı. Yazmak birilerine seslenmek ben de buradayım bir yerlerde yaşıyorum demek gibi geliyor bana. Birilerini kendinden haberdar etmek için mükemmel bir yol.

Ayrıca çağımızın gereği, oldukça kalıcı da sizden sonra bile yaşamaya devam ediyor cümleleriniz. Birilerine seslenmeye, yolundan çevirmeye, durdurup derdini anlatmaya devam ediyor. Bunu senin sesinle senin zihninle yapıyor üstelik.

O ünlü yazarların, şairlerin yaptığı da hep bu değil miydi? Yılların bastıramadığı hatta ölümün bile susturamadığı gür bir sesle seslenmiyor mu bize mesela Shakespeare? Dünya döndükçe birilerinin zihninde can bulmayacak mı o kelimeler?

Sonsuzluğu yakalamak için yani bütün bu gürültüler. Formüller deneyen ölümsüzlüğü arayan simyacılar gibi dolanıp duruyoruz aslında biz de.

Bir nevi hayatın ucundan tutmaya çalışıyoruz. Yoksa hızlıca ve sessizce hiç sezdirmeden yoluna bakıyor o zaten.

Geriye de bir iç çekiş bir hüzünlü bakış kalıyor götürdüklerinin ardından, çoğu zaman.

Bu yüzden en çok yazanlar yaşar bana göre. Bir gece vakti bütün şehir uyurken oturup düşüncelerini yazan bugününü donduran birinin yaşı artık sayılmaz.

Oraya bıraktığı, kaydettiği yaşta olur hep ve başka başka zihinlerde dolaşmaya, yaşamaya devam eder.

bin ölüm

Parmak uçlarında yaklaştı odanın ortasında kırık dökük bir sehpanın üzerinde duran ve her şeye tezat gibi gözüken kutuya. Bu hep burada mıydı? Demek delirmek, olmayan şeyler görmek böyle bir histi. İyi, diye düşündü. O kadar da kötü değilmiş. Sonra rahatladı, adımlarını sağlamlaştırdı. Madem deliriyordu, hakkını vermeliydi o zaman. Oldukça sağlam gözüken kutunun yaklaştıkça büyüklüğü artıyor gibiydi. Ağaçtan yapılmıştı, yüzeyi parlak fakat görüşünü oldukça sertti. Açsa içindekilerin kendisi ile konuşacağını sandı. Nitekim elini attığında eli yapıştı kutunun üzerinde kaldı. Açılmadan, içindekileri ortaya saçmadan rahatlamayacaktı. Öyle de oldu. Böyle bir kutunun görkemli bir açılışı içindekilerin de parlak renkli en azından dikkat çekici bir şeyler olmasını bekliyordu insan. Ama hayır, tık diye açılıverdi bunun için hamle yapar yapmaz. İçindekilerin de öyle çekici bir yanı yoktu, hatta oldukça sıradan gözüküyorlardı.

İlk olarak en önde duran şeyi aldı, biçimsiz, renksiz, rengi varsa da artık kaybetmiş gibi gözüken bir şeydi. Adam baktı, hemen tanıdı o eski tarağı. Bunun için kardeşiyle birbirlerine girmişlerdi. Ne demişti annesi, bıktım senden, kadın hep böyle şeyler söyler dururdu zaten herhangi birinin aklında kalmış olmasına şaşırdı.

Kutunun içindeki tuhaf cisimleri eline almaya devam etti, baktıkça başka başka zamanlara gidiyordu.

Kadifeden bir kurdele. Tam ortada. Temmuzun sıcağında hafif esintili bir yaz akşamı. Çok değerli çünkü günlerdir esinti namına hiçbir şey görülmemiş etraf adeta yanmış. Kızın beline sarılıyor, elbisesinin arkasında bir kurdele var. Kız sımsıkı tutmuş bırakmıyor, kendini kurtarmayı beklerken kurdeleye dokunuyor, hangi kumaştan olduğunu anlamaya çalışıyor.

Bu kızda onu bu denli rahatsız eden ne vardı diye düşünmeye başladı. Gülüşü müydü yoksa olur olmaz attığı kahkahası mı? Evet kahkahası gerçekten de rahatsız ediciydi.

Kadife. İşte bulmuştu kumaş kadifeydi. Ama elbiseden kopup da buralara nasıl gelmişti? Kızın bundan haberi var mıydı?

Baktı, baktı.. Fotoğraflar, görmese hatırlamayacağı tuhaf eşyalar. Bunları hatırlamanın zaten kime ne yararı vardı.

İnsan unutursa rahatlar. İpin ucunu bırakırsa, düşünmezse olanları..

Derken babasının saati ilişti gözüne. Eline alınca bir parçasının olmadığını gördü, sol tarafında çekip döndürerek saati ayarlayan kısım. İşe yaramaz herif, babasının sesi kulaklarında yankılandı. Aynı anda kulağında patlayan tokadın sesini de işitti, korkuyla elini kulağına götürdü. İyi, bir şey yoktu. Saatin yüzünde battığı yer sızlıyordu sanki.

Olmayan sesler, zamandan kopup gelen eşyalar…

Durdu, bir an kendi içine baktı. Korkuyor muydu? Korkması gerekirdi aslında. Ama yoktu nedense içinde.

Tüm bu sesler bu eşyalar bana aitti bir zamanlar, diye düşündü adam. Benim zamanımda benimle birlikte yaşadılar. Şimdi onlar eski bir masanın üzerine ve süslü bir sandığın içine hapsolmuşlar.

Buraya hapsolmuşlar, bu odaya. Benimle birlikte. Bomboş bir hayat, heyecansız, aşksız hiçbir uğraşı olmayan hiç tutku hissetmeyen bir adamın ölümünün de tıpkı yaşamı gibi olmasını bekler insan. Sade, sessizce. Tanımadığı birkaç insandan başka kimsenin haberi olmadan. Nitekim öyleydi de. Ölmüştü işte. İnsan ölümü nasıl unutur? Öldüğünü nasıl unutur, düşündü bir süre. Ölümü düşündü. Onlar biliyorlardı kendisini bulan komşuları, mezarını kazan yabancı adamlar, birkaç dua mırıldanan hoca, biliyorlardı; onlar için ölmüştü. Ama kendisi şimdi buradaydı. Bu boş odada anılarıyla yapayalnız. En zoru da buydu herhalde. Şu kutu olmasa, şuradaki birkaç parça eşya. Ne kalırdı biten yaşamından geriye?

Bütün yaşamına yeniden dokunana kadar uzun kaldı orada. Her şeye baktı, hepsine dokundu. Unutana kadar her şeyi hatırladı. Unutana kadar yeniden yeniden hatırladı.

Yaşamın ve ölümün akıl almaz sonsuzluğunda aslında yer bile kaplamayan bu küçük odaya karışıp sonunda yok olana kadar geçen sürede orada kaldı.

acılarımız

Konuşmamız gereken bir şeyler var. Söylenmemiş sözlerimiz kapağı hiç açılmamış hikayelerimiz var.

Yalnızız çokça aslında. Güneş batarken üzerinde karıncaların gezdiği bir mezar taşı kadar yalnızız. Terk edilmiş ve soğuk. Mutsuzluğumuz da bu yüzden. Mutluluklarımızın uçuculuğu da.

Tüm bu parçalanmış bedenlerin arasındaki ruhların gürültüsü içinde hiç duymadığımız sesler var. Kaybolup giden bir şeyler var ellerimizin arasından. Ama başka eller, başka bedenler başka ruhlar bunlar.

Bizim değil, tanıdık hiç değil.

İçimiz parçalanıyor kalplerimiz acıyor bazen ama bu acı da bizim değil. Onu oraya başkası koymuş gibi. Her an gidebilir. Zaten gitsin.

Kalanlar neye yarar ki bizim içimiz gidenleri alır. Çabuk gidenleri ve gelip geçenleri. Bir şeyin kalmasına kalıcı gibi olmasına bile tahammül edemeyiz. Akışkan, savruk bir hayatın içinden geçiyoruz tutunsak hem neye tutunabiliriz?

Bizim değil bu acılar sahi, tanıdık hiç değil.

Tutunmaya Çabalayamayan-lar

İnsanların birbirini rahatlıkla kandırabildiği, ikinci kez düşünmeye gerek duymadan birine yalan söyleyebildiği bir zamanda bazen hepimiz kendimize tutunacak bir dal arıyoruz. Üstelik bu öyle bir zaman ki içinde sabit bir şey neredeyse yok. Arkadaşlıklar kumdan kaleler gibi yıkılışı bir dalgaya bakıyor, ilişkiler geçici, güven aranıp da bulunamaz bir şey olmuş. Belki hayatların artık kolaylaşması bir şeylere hep çok kolay ulaşıyor olmamız getirmiştir bizi bu hale. Belki internet. Her şeyin elimizin altında olması, sayfalarca yazı yazıp tek hamleyle silebiliyor olmak mesela. Bilemiyorum. Belki bu bizim içimizdeydi, yavaş yavaş büyüttük onu yıllarca da tam şimdi başını topraktan çıkarmaya hazır oldu. Belki bunlar hep böyleydi, bizler tek tek yaşayınca anladık. Sahiden cevapsız sorular bunlar.

Ama bir dal arıyoruz bu bir gerçek. Oğuz Atay’ın Aylak Adam romanındaki bir paragraflık tutunma sorununu anlatan pasajdan esinlenerek dev bir eser olan Tutunamayanları ortaya çıkarması belki bir ithaftır içimizdeki bu boşluğa.

Ben önceden bu fikre biraz uzaktım, tutunulacak bir dal, ki o da bir insan oluyor, aramak bana adaletsizce geliyordu. Yani ya o insanın da tek ihtiyacı olan birine tutunmaksa, o zaman ne olacaktı? Aslında herkes kurtarılmak istiyordu ama kimsenin o el olmaya niyeti yoktu. Sonra ben ikisi de olabilirim sandım. Aynı anda.

Fakat işin açığı, böyle bir şey yokmuş. Bunun devamında ne söyleyebilirim emin değilim. Gerçek şu ki söylenecek pek de bir şey yok çünkü henüz bende bunun ilerisi yok. Hayal kırıklığı nokta. Kitabın devamını yazmak için çok çaba sarf ettiğim de oluyor kendi kendine akıp gittiği de. Galiba hayat biraz da böyledir. Alacalı bulacalı. Gri.

Yine de üzücü olsa da gerçektir ki hayal kırıklıkları güzel anılardan daha çok şey öğretir daima. Gerçekler çok can yakar ve cahillik de mutluluktur ama her şeyi bilip de susmak.. eh, fena değil..

Yine Oğuz Atay’ın günlüğüne yazdığı gibi;

Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.

dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaydaki tutamaklar gibi. uzanır tutunurlar. kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. çocuklarına tutunanlar vardır. herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü fark etmez. kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. herkesin, “- veli ağa’nın öküzleri gibi öküz, yoktur”, demesini isterdi. daha gülünçleri de vardır. ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: gerçek sevgiyi! bir kadın. birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!