Aşı Çıkmazı

Coronavirüs aşısı geldi gelecek, gelirse vurulacak mıyım vurulmayacak mıyım, e vuruldum diyelim ya bana çip takarlarsa diye düşünürken bir de şimdi Covid-20 ile – yazarken bile ürperiyorum- ne yapacağımızı iyice şaşırdık.

Gerçekten bir gün somut bir şekilde çiplenirsek bana gülün ama bana bu çip muhabbeti kadar saçma gelen çok az şey var bu aralar.

Telefonun yanında kedi maması deseniz önünüze yaş mama reklamları çıkıyor, internette ne aratırsanız üç dakika sonra instagram onun reklamlarını sayfanıza düşürüyor ama yine de ya bize çip takarlarsa diye kaygılısınız.

Benden duymuş olmayın ama biz çipliyiz zaten hem de çok uzun zamandır. Bana göre bu, Facebook fikri ile başladı; hatta diyebilirim ki bu işin mimarı olur kendileri.

Bir de en çok kaygı edilen konulardan biri de çip ile hayatımı kontrol ederlerse? En gülüncü de bu. Hayatını kendin mi kontrol ediyorsun sahiden? Takipçilerin fotoğrafı beğensin diye tam üç saat doğru açıyı arayan sen değil misin? Ne derler diye gitmediği yerlere gitmiş okumadığı kitapları okumuş gibi yapan?

Algı, yönlendirme manipülasyon birçok şeye maruz kalıyoruz hem de her gün her saniye. Evde, sosyal medyada markette…

Zaman zaman bu korku ve panik ortamına maruz kalıyoruz biz zaten. Yeni bir şey olduğunda merakla beklenen bir olayın gerçekleşmesine yaklaştığımızda, mesela milenyum, gizemli ve efsanevi duyumlar yayıldığında, maya takviminin son günü gibi, insanların hayal güçleri korkuyla birleşince ortaya ilginç şeyler çıkıyor. Bu sanki önceden daha da fazlaydı ya da ben çocuktum ve her birini daha etkileyici buluyordum, ikisi de olabilir.

Aşı sorunsalına dönersek, nasıl olsa ben uzman değilim düşüncelerim de kimseyi bağlamaz ancak pandemi ortamından öyle bunaldım ki aşı yarın şehrime gelse kuyruğa girip vurulacak gibiyim..

2020’ye son bakış

Yılın bitmesine iki hafta kaldı. Zor ve çok uzun bir yıl oldu. Bazen hızlı geçti bazen bitmek bilmedi. Kayıplar verdiğimiz bazı şeylerin önemsiz olduğunu bazılarının ise kıymetini anladığımız bir sene geçirdik.

Yeni normal dediğimiz bir başlangıç yaptık hayata ama bu tanımda bir hata var bence. Yani var işte bak, evet her şey yeni bize ama söyler misiniz normallik bunun neresinde?

Sokağa çıkma yasakları, maskenin boğuculuğu sosyal mesafeyi sosyal yaşamda uygulamanın zorluğu. En kötü gelen de uzun süre insanlara laf anlatamamak. Çevreleri ya da kendileri enfekte olana kadar hastalığa inandırılamamaları.

Aslında sene böyle başlamamıştı. Normaldi, yani ne kadar olabilirse.

Tabi kısa süre sonra deprem yüzünü gösterdi, Elazığ’da.

Buna şaşırıp üzülürken hastalığın yavaş yavaş etrafımızı sardığını hatırlıyorum. İran’ da vakalar görülmeye başladığında nasıl tedirgin olduğumuzu mesela.

Virüsün ülkemizdeki ikinci gününde ben birkaç arkadaşımla stajdaydım. Kocaman lüks bir oteli andıran dinlenme salonlarında dev ekran televizyonları olan engelsiz yaşam merkezinde. Koridorlar arasında yürürken arada bu dev ekran televizyonlara gözüm takılıyordu. Vaka sayısı 5’e yükseldi. Ne kadar korktuğumu hatırlıyorum. Black mirror’ın abartılı ve teknoloji virüs karışımı bir bölümüne denk gelmiş gibiydim.

Aylar sonra tamam bitecek galiba artık dediğimiz yaz ayları. Sonra yeniden artışlar yine büyük bir deprem, bu kez İzmir.

Bunlardan sonra dolu dolu bir beklemek kelimesi geldi, yerleşti benim hayatımın ortasına.

Sınav tarihini bekle , sınavın sonucunu bekle, kontenjanda mıyım diye bekle, ki bunu hala bekliyorum. Sınava Eylül ayında girmiş olmama rağmen.

Sanki ismin duran haliyim uzun zamandır. Sorun yaşadığım insanlara bile git ya da gel diyemiyorum. Duruyorum öylece.

Hep böyle kötü müydü? Sanırım hayır.

Yine büyük büyük hatalar yaptım, bunun için kendimi kutlamayacağım ama bazı yanlışlarıma dur dedim bunu kutluyorum.

Girdiğim sınavdan başarı elde ettim güzel bir puan aldım atamam olsun ya da olmasın (lütfen olsun) bunu da kutluyorum.

Bloguma yeniden dönmemi, çalışmalarımı arttırmamı kutluyorum ama en çok da beni ne kadar yüz üstü bırakırlarlarsa bıraksınlar insanlardan, insanlıktan ümidi kesmememi kutluyorum.

Bu yıl hüzünlerle yorulan kalplerimizin, 2021’de mutlulukla çarpmasını diliyorum..

Psikolojik Danışma ve Rehberlik – PDR Bölümü

Bitirmeme son iki dönem kalmışken ilk kez bölümüm hakkında konuşacağım. Zamanı gelmiştir herhalde.

Böyle yazmışım üniversitedeki son yılıma başlarken.

2020 Haziran’da mezun olacağım diye de eklemişim. Virüsten, hastalıktan habersiz; bazı hocalarımı ve çoğu sınıf arkadaşımı son kez gördüğümü fark bile etmeden vedalaşmadan okuldan ayrılıp sonra da bilgisayardan sınavlara girip mezun olacağımı hiç düşünebilir miydim acaba bunları yazarken?

Benim de sorunum bu işte; çok fazla taslak açıyorum başlıklar yazıyorum birkaç cümle ekliyorum sonra kapayıp bir sene geri dönemediğim oluyor bunun gibi. Dönemediğim deyince yumuşattım biraz ama baya da dönmediğim aslında.

Ama üç senedir ilk kez taslağıma bu kadar büyük bir değişimle dönüyorum.

Neyse günah çıkarma bittiyse konumuza geri dönelim.

Bölümü seçmeyi düşünenlere; bölümün içeriğini ya bu pdrciler ne yapıyor diye merak edenlere ve o ne 2 yıllık mı diye soranlara cevap niteliğinde bir yazı olmasına çaba göstereceğim.

Psikolojik Danışma ve Rehberlik bölümünü bitirenlere psikolojik danışman denir.

Peki, PDR`yi tercih etmek için kriterleriniz neler olmalı?

Psikoloji ile ilgili eğitim alıyor olmak bence ciddi bir sorumluluk ve bu yalnızca danışanlarınıza karşı aldığınız bir sorumluluk değil aynı zamanda sosyal ve günlük yaşamı da kapsıyor. En önce kişi kendine, ben böyle bir yükümlülüğün altına gönüllü olarak girmek istiyor muyum, diye sormalı. Cevap evet ise biraz da derslerden bahsedelim:

Dersler… Bu kısım hakikaten güzel, psikolojiye insanlara ilgisi olan etrafını gözlemlemeyi seven bir insansanız dersler zevkli ilerler. Hayatınıza uygulayabileceğiniz, sıklıkla ya ben bunu yapıyorum diyebileceğiniz insanlarda gördüğünüzde artık bakıp geçmek yerine dikkat kesileceğiniz bir sürü yeni davranış kalıpları, düşünceler öğreneceksiniz. Teorik derslerin yanında bolca uygulama yapma olanağı da sunuyor size PDR bölümü. Psikolojik danışman adayı olarak danışan görecek, süpervizyon* alacaksınız. Yanı sıra stajlarda farklı kurumlarda çalışmayı deneyimleyerek kendinizi nereye ait hissettiğinizi de keşfedebilirsiniz. Zira bölümün tek amacı okullara ”rehber öğretmen” yetiştirmek değil çünkü sanılanın aksine. Adliyelerde pedagog kadro ünvanı ile psikolojik danışman istihdam edildiğini biliyor muydunuz?

Evet kısaca dersler yalnızca geçmek için çalıştığınız uğraşlar olmayacak, hayatınız haline gelecek size hayatı ve kendinizi yeniden keşfettirecek.

İddialı gibi değil mi?

Ama bütün bunların yanında bu bölümü ciddiye alırsanız, muhtemelen hayatınız değişecek ve bunu 1.sınıfın 1.döneminden itibaren hissedeceksiniz. İnsanlara bakışınız çocuklara yaklaşımınız insanlarla konuşma ve iletişim kurma biçiminiz değişecek, iyileşecek. Önceden sadece bakarken artık gören bir insan olacaksınız ve söylemeliyim ki bu herzaman o kadar da güzel bir şey olmasa da bölümün en büyük katkısı denilebilir.

Psikoloji yalnızca teoride öğretilen, danışma odasından çıktıktan sonra üzerini anahtarla kitleyebileceğiniz bir şey değil. Sizinle birlikte isteseniz de istemeseniz de her yere geliyor. Hayatı seviyor, yaşamayı insanlara dokunmayı seviyor bu yüzden onu hayattan uzaklaştırabilmeniz mümkün değil.

Yine ben bu yazıya başladığımda MEB bünyesine ataması yapılan psikolojik danışmanlara Rehber Öğretmen deniyordu. Bu nedenle de meslek tanımı yapmak bizler için zorlaşıyordu. Bununla ilgili güzel bir gelişme oldu yeni yönetmeliğimiz ile birlikte artık okullarda okul psikolojik danışmanı olarak yer alıyoruz. Mutluyuz, umutluyuz. ( Buraya not düşmek isterim rehber öğretmen diye bir kadro hala var çünkü geçmiş yıllarda uygulanan hatalı politikalar nedeniyle okullarda bildiğim kadarıyla %30 oranında alan dışı dediğimiz sosyoloji felsefe ve psikoloji bölümü mezunları halen rehber öğretmen olarak görev yapmaktadır. )

Okul psikolojik danışmanlığı ile devam etmek istiyorum çünkü bölüm mezunlarının en çok istihdam edildiği yer milli eğitim bakanlığı.

Okul çağındaki çocuk ve ergenlerin yalnızca matematik öğrenmeye, dil bilgisine ve bilumum müfredat derslerine ihtiyaçları olduğunu düşünmek çok büyük bir yanılgı olur. 2020 yılı süresince içinde bulunduğumuz çeşitli afet ve pandemi koşulları içerisinde psikolojik dayanıklılığın önemini daha somut bir şekilde gördük diye düşünüyorum.

Yani, bunlar olmasa bile bence yapılan en büyük hata öğrenci başlığı altında bütün çocuk ve gençlerin tek bir kişiymiş gibi düşünülmesi. Her birinin farklı çevrelerde yetiştiklerinin (kardeş olanların bile), farklı ilgilere farklı düşlere sahip olduklarının yeterince ayırdında değiliz. Değiliz diyorum çünkü bu hataya bu işin içinde olan herkes bence zaman zaman düşüyor. Madalyonun diğer yüzünden bakılınca haksız da sayılmayız; sistem, okulların kalabalıklığı, zorlu yaşam koşulları, hepimizi buna zorluyor bazen.

Bu yüzden çağdaş eğitim sisteminin temelini öğrenci kişilik hizmetleri oluşturur ve onun da merkezinde psikolojik danışmanlar aktif şekilde görev alır.

Çok kısa mezunların çalışabileceği diğer yerlerden de bahsedip yazımı sonlandırıyorum:

  • Rehberlik ve Araştırma Merkezleri
  • Özel Eğitim Merkezleri
  • Adalet Bakanlığı
  • Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı
  • Diyanet
  • TSK
  • Psikolojik Danışma Merkezleri

Muhtemelen saymayı unuttuğum yerler de vardır.


Süpervizyon : Meslekte deneyimli bir uzmanın, daha az deneyimli bir uzmana sunduğu bilgi, destek ve değerlendirme ile mesleki becerilerine ilişkin katkı sağlamasıdır.

yaşamın en kıyısı

Yazmak aslında yaşamaktır, bence.

Bu ikisini birbirine benzetiyorum.

Ne için yaşıyoruz?

Ya da kim için? Salt kendi için yaşayan var mı acaba dünyada, ben görmedim de. Hep birilerini memnun etme telaşı var yüreklerde. Aile ile başlıyo ta en küçük yaşlarda. Alkış almak için yapmadığımız şey kalmıyor. Sonra öğretmenler, arkadaşlar, sevgililer, konu komşu, gören duyan derken hoop bir bakıyorsun ömür bitmiş. Bir de üzerine kimse senden memnun olmamış. Yaşamak, yine de çok zor insanın yalnızca kendi için yaşaması. Bunu ben yapabiliyor olsaydım, bütün bu yazılar olmazdı. Yazmak birilerine seslenmek ben de buradayım bir yerlerde yaşıyorum demek gibi geliyor bana. Birilerini kendinden haberdar etmek için mükemmel bir yol.

Ayrıca çağımızın gereği, oldukça kalıcı da sizden sonra bile yaşamaya devam ediyor cümleleriniz. Birilerine seslenmeye, yolundan çevirmeye, durdurup derdini anlatmaya devam ediyor. Bunu senin sesinle senin zihninle yapıyor üstelik.

O ünlü yazarların, şairlerin yaptığı da hep bu değil miydi? Yılların bastıramadığı hatta ölümün bile susturamadığı gür bir sesle seslenmiyor mu bize mesela Shakespeare? Dünya döndükçe birilerinin zihninde can bulmayacak mı o kelimeler?

Sonsuzluğu yakalamak için yani bütün bu gürültüler. Formüller deneyen ölümsüzlüğü arayan simyacılar gibi dolanıp duruyoruz aslında biz de.

Bir nevi hayatın ucundan tutmaya çalışıyoruz. Yoksa hızlıca ve sessizce hiç sezdirmeden yoluna bakıyor o zaten.

Geriye de bir iç çekiş bir hüzünlü bakış kalıyor götürdüklerinin ardından, çoğu zaman.

Bu yüzden en çok yazanlar yaşar bana göre. Bir gece vakti bütün şehir uyurken oturup düşüncelerini yazan bugününü donduran birinin yaşı artık sayılmaz.

Oraya bıraktığı, kaydettiği yaşta olur hep ve başka başka zihinlerde dolaşmaya, yaşamaya devam eder.

Liebster Award – Heyecanlı Bir Yazı

Liebster award diye bir şey olduğunu iki gün önce Alev Abla ‘nın beni aday göstermesi ile öğrendim. Bu yüzden her şeye çok yabancıyım ve çok da heyecanlıyım.

Bu durumun en heyecanlı yanlarından birisi de beni aday gösteren yazarın sevgili Alev Abla olması. Kendisi; tecrübesine, kültürüne ve bilgisine saygı duyduğum hatta imrendiğim bir insan. Bu nedenle beni aday gösterdiği için kendisine teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum, beni gururlandırdınız 🙏😊

Ayrıca teşekkürü borç bildiğim bir kişi daha var o; benim en yakın arkadaşım. Beni üç sene önce yazılarımı bir yerlerde paylaşmam için yüreklendiren ve böyle bir blog hesabına sahip olmamı sağlayan kişi, değerli arkadaşım, Yasemin 🤭

Bana sorulan sorularla başlayalım ;

– Blogunuz ne hakkında?

Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Zihnimden o an ne geçiyorsa, ben ne okuyorsam, sokakta ülkede ya da dünyada ne görüyorsam onu yazıyorum Parçaları toplayıp bana ulaşabileceğiniz bir puzzle burası. Tabi hala çoğu parça eksik, sürekli tamamlanmaya devam ediyor..

-Hedeflediğiniz okuyucu kitlesi ile sizi takip eden kitle örtüşüyor mu?

Şimdi düşünüyorum da başlarken hedeflediğim bir kitle bile yoktu sanırım. Sadece yazdıklarım anlık düşüncelerim kaybolmasın onları bir yere sabitleyeyim istedim. Hala kitlem olduğunu düşünmüyorum ama sağ olsunlar düzenli olarak okuyan ve görüş bildiren insanlar var. Hepsi de gayet nitelikli okurlar hatta diyebilirim ki çoğu benden daha yetenekli ve tecrübeliler. Ben onlardan çok memnunum umarım onlar da benden memnundur 🙂

-Blog yazmaya başladıktan sonra hayatınız nasıl ve ne yönde değişti?

Ben okumayı ve yazmayı öğrendiğimden bu yana her zaman bir şeyler yazdım, bazen kendime sakladım nadiren de insanlarla paylaştım. Fakat blog serüvenim ile birlikte daha başka bir pencere açıldı benim yaşamımda. Düşüncelerimi en özgür şekilde ifade edebildiğim kendime ait bir alanımın olmasının beni de zihnen özgürleştirdiği inancındayım.

Edebiyat sizin için ne ifade ediyor?

Düzenli olarak okumaya erken yaşta ve klasik eserlerle başladım; ilk kez Turgenyev’in Babalar ve Oğullarını okumuştum 12 yaşımda. O zamanlar benim için arkadaş demekti. Çünkü gerçekten de sahip olduğum en iyi arkadaş kitaplardı ve yıllar süren birliktelik artık sıkı bir dostluğa dönüştü.

-İnsan neden yazar?

Yazmak yaşamaktır cümlesi ile başlayan bir taslak üzerinde çalışıyorum bu günlerde. Yaşamaktır çünkü bizler bu dünyada gelip geçici varlıklarız. Yazmak, bir ceviz ağacı dikmek gibi bu yönden bence. Ben bir zamanlar buradaydım demek, senden daha kalıcı bir şey bırakmak arkanda. Fotoğraf çekmek gibi biraz da.

-Herkesin yazarken tetiklendiği şeyler vardır? Sizi en çok tetikleyenler neler?

Beni en çok yaşantılarım tetikler. Otobüsün camından bakarken sokakta birkaç saniyeliğine gördüğüm bir çocuk, etrafımdaki insanlar yakın çevrem. Hikaye dinlemeyi de çok severim, başka insanların yaşantılarından da yararlanırım. Yani ben insanlardan ve yaşamdan besleniyorum.

-Yazınızı, araştırmanızı veya görsel çalışmanızı tanımadığınız insanlarla paylaşmak sizce neyi ifade ediyor?

Tanımadığım insanlarla konuşmak bana daha kolay gelir, tanıdığın insanların senin hakkında kalıp yargıları vardır ve bir şeyler anlatırken zaman zaman bunlara takılırsın. Ama yabancılarla öyle değil, burada ben ne yazıyorsam o kişiyim ve her yeni yazımda üzerine bir parça daha ekleyip resmi büyütüyorum, başka renkler ekliyorum. Çok uzattım bu soruyu bekliyormuşum sanırım 🙂

-Olumsuz yorum ve eleştirilerilere bakış açınız nasıl?Bunlar sizin çalışma ritminizi ve moralitenizi nasıl etkiliyor?

Keşke dolu dolu olumsuz yorum ve eleştiri alabilsem fakat başta da söylediğim gibi benim henüz öyle bir kitlem yok bu nedenle aldığım yorumlar ve bu yorumların içerisinde de eleştiri niteliğinde olanlar fazlasıyla kısıtlı. Bakış açıma gelecek olursak, hani bir çalışmanız olur da bir sene sonra dönüp bakınca burada niye böyle söylemişim ya dersiniz ama çalışmayı sürdürürken bunu fark etmek çok zordur. Eleştirinin en büyük avantajı bu yanılgıya düşmekten sizi kurtarması. Tabii uygun bir dille ve yapıcı olmak şartıyla diyebilirim.

-Hayatı üç kelime ile nasıl anlatırdınız?

Bekleyiş

Tutunma

Mücadele

-Fotoğraf çekmek sizin için ne ifade ediyor?

Zamanı bir anlığına da olsa yakalamak.

-Blog yazarken en çok çay mı kahve mi içersin? Neden?

Yazı yazarken bölünmeyi sevmem bu yüzden yazılarımın yayınlanma saatleri genellikle ya gece yarısı ya da sabah çok erken saatlerdir. Çay da insanı bölen bir şey bir bardakla yetinemiyorsanız benim gibi. Bu nedenle çoğunlukla kahve içiyorum. Ayrıca gece yarısıysa uyanık kalmama sabah çok erkense ayılmama da yarıyor, bu da bir sebeptir belki 🙂

Gelelim kurallara

1-Sizi aday gösteren kişiye teşekkür edin ve başkalarının bulabilmesi için bloglarına bir bağlantı sağlayın.

2-Sizi aday gösteren blog yazarı tarafından sorulan soruları yanıtlayın.

3-Diğer blog yazarlarını aday gösterin ve onlara 11 yeni soru sorun.

4-Blog gönderilerinden birine yorum yaparak adayları bu konuda bilgilendirin.

5-Kuralları listeleyin ve yayınınızda ve / veya blog sitenizde bir Liebster Blogger Ödülü logosu gösterin.

Benim Adaylarım:

  1. kelimeperisi
  2. bypippo

3. Mustafa Şahbudak

4. disconnectus erectus

5. Fundanur

6. Son olarak blog yazarı olmayan fakat blog gibi insanım iddiasıyla beni ikna eden; Yunus Emre

Benim Adaylara Sorularım :

Blogunuzun bir ev olduğunu düşünürsek içindeki 3 eşya ne olurdu, neden?

-Neyi seversen o olursun, diyor Osho. Buna göre siz kimsiniz?

En yakın arkadaşınızın zihninde olduğunuzu hayal edin ve bize kendinizi onun dilinden tanıtın?

– Sizce okumak mı zihni daha çok geliştirir yazmak mı, peki neden?

-Çalışmalarınız ve kendiniz arasındaki bağlantıyı tek bir cümle ile anlatacak olsanız bu ne olurdu ?

Çalışmalarınız sizinle konuşsaydı neler söylerlerdi, kendilerini nasıl hissederlerdi?

– Hayata yeniden başlama şansınız olsaydı tüm anılarınızı kaybetme pahasına bu teklifi kabul eder miydiniz? Neden?

Sait Faik, yazmasam deli olacaktım, demişti. Siz yazmasaydınız hayatınızda ne değişirdi?

Bir kitap karakteri olacaksınız ve kendi yaşantınıza geri dönemeyeceksiniz. Kimi tercih edersiniz?

Yazıyorum çünkü… Cümleyi tamamlayın?

Buraya kadar geldiyseniz artık derin bir nefes alabilirsiniz 🙂 Son sorum sizi bu dünyada diğerlerinden farklı kılan yegane özelliğinizi bizimle paylaşır mısınız?

Şimdiden teşekkürler 😊