Üstün Zekalı Çocuklar

Başlamadan önce bir soru sormak istiyorum. Anne ya da baba olarak bir çocuk sahibi olacağınızı düşünmenizi istiyorum fakat çocuğunuz için size iki seçenek sunulmuş olsun. Çocuğunuz ya normal zekanın altında ya da üzerinde bir zeka potansiyeline sahip olacak. İkisinden birini seçmek zorundasınız.

Hangisini seçtiniz?

Kolaylıkla şöyle bir tahminde bulunabilirim ki bu yazıyı okuyan kişilerin büyük bir çoğunluğu normal zekanın üzerinde bir çocuğa sahip olmayı tercih ettiler. Hatta belki aranızda bu ne saçma soru üstün zekalı olması için yapabileceğimiz bir şey varsa zaten yapalım da yeter ki olsun demiş bile olabilirler.

Şimdi gelin sizinle bu tercihinizin göründüğü kadar süslü bir seçenek olup olmadığını tartışalım:

Üstün Zekalı Olmak Ne Demek

Üstün zeka ya da genel manada zeka kavramı hala üzerinde uzlaşılmış belirli ölçütleri olan bir kavram değil. Aslında olmaması da belki daha yararlıdır. Çünkü zeka toplumdan topluma ya da içinde bulunulan zamandan zamana değişiklik gösterir.

İçinde bulunduğumuz çağda genel olarak üstün zeka yerine üstün yetenek terimi de kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü ‘akranlarından belirgin düzeyde üstün başarı ve yetenek gösteren’ bu çocukların potansiyelleri çok çeşitli alanlarda ortaya çıkabilmektedir.

Üstün zeka sıradışı olmasından kaynaklı birtakım zorlukları da beraberinde getirir. Bu zorluklar bazen topluma uyumla ilgilidir bazen okul ortamına alışamama ile bazen kişinin kendi benliğiyle ilgili olabilir.

Ayrıca şunu da biliyoruz ki üstün zeka özel eğitim alanının da üvey evladı olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Peki henüz hiçbir tanı almamışken bu çocukları bizler nasıl ayırt edebiliriz?

Çocuğumun Üstün Zekalı Olduğunu Nasıl Anlarım?

Çocuklar belirli yaşlarda belirli birtakım gelişim özellikleri sergilerler. Bu durumdan çeşitli nedenlerle sapan çocuklarda da buna göre farklı özellikler ortaya çıkar. Bebeklik döneminde üstün zeka göstergelerinden bazıları:

  • Uzun dikkat süresi
  • İlk aylarda dil gelişiminin başlaması
  • Erken yaşlarda düzgün cümle yapısı ile konuşabilme
  • Erken yaşta ( 3-4) okumaya başlama ve okumayı takiben yazmaya başlama
  • Hızlı öğrenme
  • Çocukların çok sevdiği ‘bu ne?’ sorusunun ardından gelen ‘nasıl?’ ve ‘neden?’ soruları.

Çocuklarının üstün zekalı/yetenekli olduğunu düşünen annelerin, araştırmalara göre, büyük çoğunlukla haklı çıktığını biliyor muydunuz?

Üstün Zeka ile Karışan Terimler

  1. Deha: Deha düzeyinde zekaya sahip olan çocuklar 10 yaşına gelmeden önce herhangi bir yetenek alanında yetişkin düzeyinde performans ortaya koyabilirler. Yetenekli oldukları alanda olağanüstü hızlı öğrenebilirler ve performansları mükemmele yakındır. Tanıdığımız bazı dehalar: Picasso, İbn-i Sina, John Stuart Mill
  2. Savant Sendromu: Hem deha düzeyinde bir yeteneğe sahip olan hem de zihinsel engeli bulunan kişilere Savant adı verilir. Bu kişiler zihin engellerinin yanı sıra en az bir alanda olağanüstü yetenek gösterebilirler. Zihin engelleri genellikle soyut düşünme gücü ile ilgilidir. Yeteneklerinin de çoğu zaman farkında olmayabilirler sadece zihinlerinde oluverir nasıl yaptıklarını anlayamazlar.

Üstün Zekalı Çocuk ve Aile

Üstün zeka ile deha sıklıkla birbirine karıştırıldığı için aile ve çevre bazen üstün zekalı çocuktan beklediği performansı göremez. Deha düzeyinde bir zeka toplumda kolaylıkla fark edilir fakat üstün zeka/yetenek bu kadar kolay göze çarpmayabilir bu nedenle bu çocuklar da hiç fark edilmeden ve potansiyellerini kullanamadan yaşayıp giderler. Dahası üstün zeka tanısı almış çocuktan olağanüstü başarı ve yetenek beklemek yaygın bir yanlış kanı olsa da çocuk için oldukça adaletsiz bir yargılamadır.

Üstün zekalı çocuklarla ilgili düşünülen yaygın yanlışlardan biri de bu çocukların zaten hangi koşullarda olurlarsa olsunlar potansiyellerini ortaya koyabilecekleri ve bunun için de özel bir eğitime ihtiyaçları olmadıklarıdır. Zeka büyük oranda kalıtım yoluyla aktarılsa da çevre gelişmesinde çok önemli rol oynar. Kalıtım çocuğa bir potansiyel sağlar fakat çevre desteği olmazsa bu potansiyel hiç kullanılmadan öylece yitip gidebilir ya da çevresel koşulların iyiliği ile tam anlamıyla kullanılabilir de. Bu yüzden üstün zekanın da özel eğitime tabi olduğu kesinlikle unutulmamalıdır.

Üstün zekalı çocukların zaman zaman aileler için zorlayıcı olduğu söylenebilir. Onun ilgilerini anlayamadığınız ya da sorularını yanıtlayamadığınızda çaresiz hissettiğiniz anlar olabilir. Unutmayın, normalden sapan hiçbir durum kişinin kendisi için de çevresi için de hiç kolay değildir.

Her zaman uzman desteği almaya çalışın, bu konuda yalnız olmadığınızı göreceksiniz…

İnstagram Paylaşımlarıma da Göz Atın:

Son Yazılar

Sosyal Etki ve Uyma Davranışı – Ne Zaman Gruba Uyarız?

Biz insanların en temel ve ortak özelliklerinden biri sosyal bir varlık olmamızdır. Gerçekten de insan doğumdan itibaren toplum denilen olgunun içerisindedir ve gerçekliğinin farkındadır. İçerisinde yaşadığı toplumu farklı şekillerde etkiler ona yön verir ve kendisi de toplumdan etkilenir. Sosyal etki dediğimiz bu durum sonucunda ise sosyal davranış oluşur. Sosyal davranış ne demektir, öncelikle bunu biraz açalım:

1) Apartmana yeni taşınan Selvi Hanım’dan hiç hoşlanmayan ve ondan uzak duran Aslı Hanım, diğer komşularının onunla çok iyi anlaştığını fark ettikten sonra Selvi Hanım’la yakınlık kurmaya çalışır.

2) Okuduğu kitabı hiç beğenmeyen Buse arkadaşlarının o kitabı çok beğendiklerini söylemeleri üzerine onlarla aynı fikirde olduğunu söyler.

Bu olaylar hepimizin günlük hayatta karşılaşabileceği içerisinde sosyal etki olan davranışlardır. Her birinde sosyal davranış vardır ve kişinin tutum ya da davranışını bir başkasından etkilenerek değiştirmesini gözlemleriz. Kişi davranışını kendi istediği, duygu düşünce ya da tutumları doğrultusunda değil başklarından etkilenmesi
sonucu değiştirir.

İnsan davranışları görünürde birbirinden çok farklıdır. Anne- baba çocuklarından kardeşler birbirlerinden çok farklı tutum inanış ve davranış kalıplarına sahiptir. Bütün bunlar o kişiye has bir görüntü çizer ve bir başkasında aynen görülmesini beklemeyiz. Davranış kalıpları daha genel boyutta düşünüldüğünde kültürden kültüre de
oldukça farklı bir duruş sergiler. Bir toplumda erkeklerin atılgan, ciddi ve biraz kaba olması hoş karşılanırken bir başkasında bu özelliklere sahip erkekler dışlanabilir.

Bu kadar ayrı görünmelerine rağmen insan davranışlarının birçok ortak noktası vardır. İnsanlar bunca farklılığa rağmen birbirlerine benzerler. Sosyal psikoloji de işte bu benzerlikleri ve gruba uyma davranışını araştırır.

Gruba uyma davranışı kişilerin davranışlarında bir ahenk meydana getirir. Bireylerin başkalarının davranışlarını tahmin edebilmesini ve kendi davranışlarını da buna göre ayarlamalarına olanak sağlar. Bu da sosyal ilişkileri düzenler ve çatışmasız hale getirir. Bu ahenk kısmen çocukluktan itibaren ortak öğrenmeler sonucu bireye kazandırılan
birtakım davranış kalıpları ve toplumsal normlar ile oluşur. Ancak insanlar uyma davranışını her zaman zorunda oldukları için ya da ortak öğrenmeler neticesinde gerçekleştirmezler.

Örneğin yolda birkaç kişinin durup belirli bir yöne doğru baktıklarını görürseniz muhtemelen siz de durur ve o yöne doğru bakarsınız. Ya da okulda veya iş yerinizdeki ilk gününüzü düşünün. Hangisinin kadınlar tuvaleti olduğunu bilemediğinizde içinden bir kadının çıktığı kapıya doğru yönelirsiniz.

Bu örneklerde herhangi bir toplumsal norm yoktur ama yine de başkalarının davranışlarına güveniriz ve bunun gerçeği yansıttığına inanırız. Onun da yanlış yapma olasılığını aklımıza getirmeden diğer kadının çıktığı kapıya doğru rahatlıkla yöneliriz mesela. Bu gibi uyma davranışları kişiye bilgi sağlar ve gerçeği tanımlamasına yardımcı olur.

Uyma davranışını detaylıca anlamak için sosyal psikloloji alanında yapılmış dört büyük deneye bakalım:

1.Sherif’in ( Muzaffer Şerif Başoğlu) ”Grup Normunun Oluşması” Deneyi:

Karanlık bir odada hareketsiz duran bir ışığa bir süre dikkatle bakarsak sabit duran ışığı hareket ediyor gibi görürürüz. Bu bir çeşit görsel algı yanılgısıdır. Sherif, deneyini otokinetik etki ismi verilen bu algı yanılgısı üzerine kurmuştur.

Denekler ilk olarak tek tek karanlık bir odaya alınırlar ve belirli aralıklarla yanıp sönen bir ışığa bakarak ışığın her seferinde kaç cm hareket ettiğini tahmin etmeleri istenir. ( Işığın aslında hareket etmediğini unutmayın) Denekler başta her seferinde farklı bir rakam söylerken zamanla belirli bir sayıda karar kılmışlar. Deneyin ikinci aşamasında denekler birkaç kişilik gruplar halinde laboratuvara alınmış ve ışığın ne kadar hareket ettiğini sesli bir şekilde söylemeleri istenmiş. Kendi başlarına standart geliştirmiş karara vermiş kişiler grup içine girdiklerinde bu standartlarından vazgeçerek grupla birlikte farklı bir standart oluşturmuşlar.

Sherif, araştırmasını detaylandırarak bir başka denek grubunu teker teker laboratuvara almak yerine doğrudan grup içerisine dahil etmiştir. Öncesinde kendi normunu oluşturmamış bireylerin grupla birlikte çok daha hızlı norm oluşturdukları gözlemlenmiştir.

Sherif’in deneylerinden elde ettiği bir diğer bulgu da deneklerin oluşturmuş olduğu bu grup normunun deneyden sonra da kullanılmaya devam ettiğidir. Grup normu o kadar güçlüdür ki 1 yıl sonra deney bireylere tek tek uygulandığında yine aynı cevapları vermişlerdir.

” Sherif’in bu çalışmasını özetleyecek olursak: fiziksel gerçekliğin belirsiz olduğu hallerde kişi, durumu belirlemek bir yere tutunmak ister ve bu amaçla bir gerçek yaratır. Bu gerçek, kişi yalnız ise onun tarafından, eğer başkaları ile beraber ise etkileşim sonucu grup tarafından yaratılır ve bu standarda beraberce uyulur. ” (Kağıtçıbaşı&Cemalcılar, 2017)

2.Asch’in ”Uyma” Deneyi:

Sherif, gerçekliğin belirgin olmadığı bir durumda bireylerin nasıl karar vereceğini test etmişti, peki ya gerçekliğin apaçık ortada olduğu bir durumda grup normu nasıl oluşur?

Solomon Asch de bunu merak ediyordu.

Bir denek grubunu laboratuvara aldı ve onlara aşağıda gördüğünüz gibi iki tane fotoğraf gösterdi:

Deneklere sırayla soldaki çubuk ile aynı boyutta olan çubuğun sağdaki çubuklardan hangisi olduğu soruldu. Aslında bu deneyde tek bir denek vardı ve bu en sonda oturan kişiydi. Diğerleri Asch’in asistanlarıydı ve verecekleri cevaplar önceden belirlenmişti. Sırayla hepsi yanlış cevap verdiler. Cevap apaçık olmasına rağmen en sonda oturan gerçek deneğimiz sıra kendisine geldiğinde ne yaptı dersiniz?

Evet, o da gruba uydu ve yanlış çubuğu seçti.

Böyle bir durumda siz olsaydınız ne yapardınız, gruba uymayı mı seçerdiniz yoksa doğru bildiğinizi yine de söyler miydiniz? ( Doğruyu söyleyin kimse bakmıyor )

3. Zimbardo’nun ”Stanford Hapishane ” Deneyi:

Sosyal psikolojinin bir diğer önemli deneyi de Zimbardo’nun gerçekleştiği hapishane deneyidir. Bu deneyde 24 sağlıklı ve normal bireye rastgele mahkum veya gardiyan rolleri verilmiştir. Mahkum rolü verilen bireyler polis arabasıyla evlerinden alınmış ve rutin polis kontrollerinden geçirilerek gerçekten mahkumlarmış gibi hapishane ortamı şeklinde düzenlenen Stanford Laboratuvarına getirilmişlerdir. Yine mahkum rolü verilen bireylerin hepsine beyaz bir kıyafet giydirilmiş ve saçlarını da kadın çorabı ile gizlemeleri istenmiştir. Gardiyanlara ise aynalı gözlük cop gibi standart bir üniforma giydirilmiş nasıl davranmaları gerektiği konusunda herhangi bir eğitim verilmemiştir.

Bu deneyin başlangıçta iki hafta sürmesi planlanmıştı. Fakat hem mahkumlar hem de gardiyanlar o kadar hızlı bir şekilde görevlerine uyum sağladılar ki yalnızca 6 gün içerisinde gardiyanların üçte biri gerçekten sadistik davranışlar sergilemeye başladı. Mahkumların çoğu ise duygusal travma geçiriyordu.

Altıncı günün sonunda deney araştırmacılar tarafından ” tehlikeli bir durum oluşturma riski gösterdiği” için sonlandırıldı.

Bu deney normal ve sağlıklı olarak nitelendirilen bireylerin kimliklerini kaybederek kendilerinden beklenen rollere ne kadar hızlı adapte olabildiklerini gösteriyor.

4.Milgram’ın ”İtaat” Deneyi:

Sosyal psikolojinin bana kalırsa en ürkünç deneyi olan Milgram deneyi görünüşte 2 denek ile gerçekleştirilir. Deneklere bunun bir öğrenme psikolojisi deneyi olduğu ve cezanın öğrenme üzerindeki etkisinin araştırıldığı anlatılır.

Buna göre, denekler iki karttan birini seçecek ve öğrenci ya da öğretmen rollerinden birini alacaklardır. Öğrenci rolündeki denek kapalı bir kapının ardındaki devasa bir şok makinesine bağlanacak öğretmen rolündeki ise öğrenciye sorular soracak ve öğrencinin bilemediği her soruda ona artan düzeyde elektrik şoku verecektir. ( Öğretmen rolündeki deneğe fikir oluşturması için deneyden önce düşük dozda şok verilmiş ve kaç volt olduğu sorulmuştur. İlk deneyde, denek bunu 45 olarak tahmin etmiş biraz da canı yanmıştır. Verilen şokun yalnızca en düşük düzey olan 15 volt olduğunu öğrenince şaşırmıştır. )

Miligram Deneyi- Vikipedi ( E: Gözetmen T:Öğretmen/Denek L: Öğrenci

Öğrenci rolünü alan birey ise kalbi olduğunu ve şokun zararlı olup olmadığını sorar. Araştırmacıdan bir sorun olmayacağı cevabını alır.

Deney başlarda sorunsuz ilerler. Öğrenci sorulara doğru yanıtlar verir ama bir süre sonra yanlış cevaplar gelmeye başlar. Şok düzeyi arttıkça içerideki odadan inleme sesleri gelmeye başlar 120 volta geldiğinde öğrenci bağırır ve şokların acı verdiğini söyler. Öğretmen araştırmacıya bunu bildirdiğinde aldığı cevap ” devam edin, öğretmen! ” olur. 150 voltta öğrenci acı içinde inler kalbim var beni buradan çıkarın diye bağırır. 300 vollta çaresizlikle deneye artık cevap vermeyeceğini bildiren öğrenci 315 voltta müthiş bir çığlık atarak artık deneye katılmadığını söyler. Bundan sonra en yüksek düzey olan 450 volta kadar öğrenciden çığlık ve inleme dışında hiç cevap gelmez.

Şaşkınsınız değil mi? Nasıl olabilir, ya adam ölseydi diyorsunuz muhtemelen.

Araştırma bulgularına geçmeden önce artık deneyin arka planını açıklayayım öyleyse:

Bu deneyin tek gerçek deneği aslında öğretmen rolündeki kişidir. Deney başladığında diğer odada şok cihazına bağlı olan kimse yoktur ve acı dolu çığlıklar kayıttan gelmektedir. Yani deneğin kesinlikle öğretmen rolü alması sağlanmış ve sahte bir şok cihazı gösterilmiştir.

Yale Üniversitesinde yapılan bu araştırmanın ilk versiyonu çeşitli yaş ve meslek gruplarından 40 denek ile gerçekleştirilmiştir.

Peki sizce bunların yüzde kaçı deneyi sonuna kadar sürdürmüş ve öğrenciye 450 voltluk elektik şokunu vermiştir?

%1 mi ya da %5? Bu soruyu psikoloji öğrencileri ve psikiyatrlar ağırlıklı olarak bu şekilde yanıtlamış olsalar da araştırma bulguları deneklerin %65’inin deneyi tamamladığını gösteriyor.

Peki bu sonuçlar araştırmaya katılanların sadistik eğilimlere sahip olmalarıyla elektrik şokunun etkisini tahmin etmedeki yetersizlikleriyle ya da karakter özellikleriyle açıklanabilir mi?

Miligramın İtaat Deneyi dünyanın birçok yerinde tekrarlanmış ve benzer sonuçlar elde edilmiştir. Bu deney, 1974’te Prof. Dr. Olcay İmamoğlu tarafından tekrarlanmıştır. İmamoğlu bu deneyi ODTÜ elektrik- elektronik mühendisliği öğrencileri ile yapmıştır. Mühendisler elektrik şokunun voltları hakkında normal katılımcılara göre daha detaylı bilgiye sahip olmalarına rağmen benzer sonuçlar elde edilmiştir.

Dünden Bugüne İnsan ve İnsanlar- Sosyal Psikolojiye Giriş

Psk. Dan. Aygün Tertemiz


Çekingen Kişilik – Utangaç Mıyım?

Çekingen kişilik bozukluğu sıklıkla utangaç mizaca sahip olmakla ve sosyal anksiyete ile karışmaktadır. Çekingen kişilik bozukluğuna sahip bireyler aşırı derecede değerlendirilme kaygısı yaşarlar. Eleştiri reddedilme ve onaylanmamaktan o kadar çok korkarlar ki negatif geribildirimlerden kendilerini korumak için işe girmekten ya da ilişki kurmaktan kaçınırlar. ( Krıng& Johhson& Davıson& Neale, Çev. M.Şahin, 2017) Yanlış bir şey … Okumaya devam edin Çekingen Kişilik – Utangaç Mıyım?

Ben Senin İçin Neler Yaptım?! / Alturizm- Diğergamlık

Fedakarlık, ilişki dinamiğinde istenilen ve beklenilen bir durumdur ve çiftlerin birbirleri için bir sürü şeyden vazgeçmeleri gerekir.

Tabiki bunun başında diğer karşı cinsler gelir (bazıları için gelmez). Ama bu küçük bir fedakarlıktır ve karşılıklı olarak uyulması beklenir. Ardından daha büyükleri gelir bazı arkadaşları siler belki saçlarınızı kestirir ya da sizinle hiç alakası bile olmayan yeni bir şehre taşınırsınız.

Küçük hamleler giderek büyür ve ilişkinin süresi ile doğru orantılı olarak bir sabah gözlerinizin içine bakan aynadaki o garip yüzü belki de tanıyamazsınız.

Bazı insanlar özgeci karaktere sahiptir. Toplumda anaç diye de nitelendirilir bu kişiler. Hep çok fedakarlık yaparlar bu yüzden de hiçbir zaman karşı taraftan beklediklerini alamazlar. Kendilerinden o kadar çok verirler ki bir süre sonra tükenirler, kendilerini bile tanıyamaz hale gelirler.

Bizim toplumumuzda bu karaktere sahip kadınların davranışları pekiştirilir. Hatta denilebilir ki kadılardan böyle olmaları da beklenir çoğu zaman. Fakat fedakarlığın belki de en kötü yanı terazisinin daima bozuk çalışmasıdır. Bir yanı hep daha ağır basar ve yapılan fedakarlıklar git gide sorumluluk halini alır.

Yani başlarda istediğiniz için yaptığınız şeyleri zamanla mecburiyetten yapar hale gelirsiniz. Yapmadığınızda da kınanır, azarlanır ya da çeşitli şekillerde tepkilere maruz kalırsınız.

Sorumluluk haline gelen insanın elini kolunu bağlayan fedakarlıklara dur demek için öncelikle sizin terazinizin ne durumda olduğuna bakmalısınız.

Bu konuyu kelimelerden çok daha iyi anlatan bir görsel bırakacağım buraya.

Kendisi paramparça olmasına rağmen karşısındaki her şeyi tam kişiye, tek eksik parçasını; yine kendisinden vererek karşılayan sağdaki adam, alturizmin patolojik hale gelmiş biçimini kısaca özetliyor bize.

Peki bu aşırı fedakarlık halinden nasıl sıyrılacağız?

1. FARKEDİN

Hayattaki bütün değişimler farkındalıkla başlar. Farkındalık öyle bir penceredir ki ona ulaşmak çok zordur ama bir kere oradan dışarıya bakınca da artık geriye dönemezsiniz. İlişkilerinizi gözden geçirin. Karşınızdaki daima artıp çoğalırken sizde sürekli bir şeyler eksiliyorsa, ilişkiyi ilerletmek ya da arkadaşlığı sürdürmek için hep sizin bir şeyler yapmanız gerekiyorsa aşırı fedakarlık yapıyor olabilirsiniz.

2. ”Hayır”

Bu en zor maddelerden biri. Hayır demeyi öğrenmek tıpkı bisiklete binmek ya da araba sürmeyi öğrenmek gibidir. Alışkanlığa dönüşene kadar pratik yapmanız gerekir. Bu maddenin en önemli yanı aynı zamanda birinci maddeyi test etmenize de yarayacak olması. Tereddüt ediyorsanız birkaç kez de hayır demeyi deneyin. İlişkileriniz yalnızca sizin fedakarlıklarınız üzerine kuruluysa bunun karşı taraf için inanılmaz bir şok etkisi yaratacağını şimdiden söyleyebilirim.

Belki şaşıracak, sizinle tartışacak ya da bunu ilişkiye yönelik bir tehdit olarak algılayacaktır.

3. En Uzun İlişki Kendinizle Kurduğunuzdur

Yukarıdaki puzzle adam gibi başkalarını tamamlamaya çalışırken sürekli kendinizi eksiltirseniz malesef bir süre sonra ‘bitersiniz’. Evet kelimenin tam anlamıyla bitersiniz, adım atacak haliniz kalmaz çabalayacak bile gücünüz kalmaz ama en kötüsü de kendinize saygıyı yitirirsiniz. Bu yüzden hepimizin hatırlaması gereken bir gerçek var ki o da ölünceye kadar yalnızca kendimizle beraberiz.

4. Dozunda Fedakarlık Pranga Değildir

Sakın fedakarlık kötü bir şeydir diyorum gibi düşünmeyin. Bu tıpkı bir kuşun iki kanadı gibi. Nasıl kuş tek kanatla uçamazsa ilişkiler de yalnızca bir tarafın hep kendisinden vermesiyle yürümez.

Abartmayın. Bir şeylerden kendi isteğinizle fedakarlık olarak vazgeçtiyseniz ardından durun mesela, bekleyin. Karşı tarafın ne yaptığını görün. Bu çıkarcılık gibi gözükebilir ama aslında tamamen dengeyle ilgili. İlişkinin kimyasını bozmamak için küçük bir strateji.

5. Doğru İnsan Bütün Adımları Size Attırmaz

Doğru insan diye biri varsa eğer eminim o kişi sizin omuzlarınıza tüm yükleri yükleyip sırtını yaslayarak sizi izleyen kişi değildir.

Sebepleri ne kadar ikna edici olsa da ne olursa olsun gerçekten doğru ve size iyi gelecek insan bütün fedakarlıkları sizden beklemez. Omuzlarınıza yük üstüne yük bindirmek yerine onları hafifletmeye çalışır. Eğer ilişkinin devamlılığı için sizin birsürü şey yapmanız beklenirken karşı tarafın tek yaptığı komut vermekse orada durup düşünecek çok şey var demektir.

Eğer her şeyi denediniz yine de her yeni ilişkide, arkadaşlıklarda hatta aile içinde bile her şey yeniden en başa sarıyorsa bu konuda her zaman psikolojik destek de alabilirsiniz.

Psk. Dan. Aygün Tertemiz

Karşıt Olma Karşıt Gelme Bozukluğu – Hiç Söz Dinlemeyen Çocuk

Bu yazıda karşıt gelme bozukluğunun tanımını yapıp KGB’li çocukların göstermiş oldukları davranışlardan ve bu çocuklarla nasıl iletişim kurulabileceğinden bahsedeceğim. Ayrıca okul ve ev ortamlarında ne gibi düzenlemelere gidilebileceğine de değineceğim.

Buraya kadar geldiyseniz muhtemelen sizin de her söylediğinize karşı çıkan a dediğinize b diyen, b derseniz de bu defa memnun olmayan dahası sinirlenen bir çocuğunuz var ve onunla sağlıklı bir şekilde iletişim kurmanın kabaca baş etmenin yollarını arıyorsunuz.

Bu yazıda neler bulacaksınız?

Neler Bulamayacaksınız?

KGB’nin kısaca ne olduğunu ve ne gibi faktörlerin oluşumunda etkili olduğunu öğrenebilirsiniz

KGB tanısı almış çocuğunuz ya da öğrenciniz varsa onunla nasıl uzlaşabileceğiniz hakkında fikir edinebilirsiniz

Ev ortamını KGB’li çocuğunuza göre nasıl düzenleyebileceğiniz öğretmenseniz sınıf ortamında ne gibi iyileştirmeler yapabileğiniz hakkında fikir edinebilirsiniz.

Eğer tanı almadıysa buradaki kriterler ile çocuğunuza tanı koymaya LÜTFEN çalışmayın.

Karşıt Gelme Bozukluğu Nedir?

Karşıt gelme bozukluğu (KGB), çocuk ve ergenlerde sıklıkla rastlanan gelişimsel dönemin özelliklerine uygun olmayacak şekilde gelişen ve özellikle de otorite figürlerine karşı sergilenen itaatsizlik, kolayca sinirlenme, kasıtlı olarak başkalarını huzursuz etme, kindar ve intikam almaya yönelik tutum sergileme gibi özelliklerle karakterize olur.

Saldırgan davranışlar çoğunlukla genetik aktarımla ilişkilidir bu nedenle KGB’nin nedenleri tam olarak bilinmese de biyolojik faktörlerin etkili olduğu söylenebilir. Bunun yanında zor mizaç denilen, huzursuzluk, kötümserlik gibi özellikler de KGB ile ilişkilendirilebilir.

Karşıt gelme bozukluğunun gelişiminde önemli rol oynayan faktörlerden birisi de anne-babanın çocuk yetiştirme biçimidir. Kısaca hangi tip çocuk yetiştirme türlerinin etkili olduğundan da bahsedelim:

Tutarsız Disiplin: Olumlu ya da olumsuz davranışlara karşı aile gelişigüzel tepki verir ve verilen talimatlar ile buna bağlı gelişen davranışların sonuçları aile tarafından takip edilmez. Bunun sonucunda çocuk kurallara uymamaya başlar.

Aşırı Baskıcı Disiplin: Bağırma, hakaret, aşağılama ya da tehdit etme gibi davranışlar gösterilir. Çocuk bunun sonucunda kendini koruyucu tarzda meydan okuyan tepkiler geliştirir.

Düşük Denetimli Disiplin( Kayıtsız): Aile çocuk hakkında ( arkadaşları, okul başarısı, ilgileri) hakkında fazla bilgiye sahip değildir. Serbest bir yetiştirme tarzıdır. Bazı aileler çocuğa karşı özellikle kayıtsız kalırken bazıları farkında olmadan ya da zorunluluktan bunu yaparlar (ör: çok yoğun çalışan aileler).

Katı Disiplin: Bir davranışın neden yapılmaması gerektiğini açıklamada başarısız olan yetiştirme tipidir. Aile yalnızca davranışın yapılmamasına ya da yapılmasına odaklanır, nedenler önemsenmez. Dolayısıyla çocuğun gösterdiği tepkileri anlamakta ve daha yapıcı hale getirmekte başarılı olabilecek bir disiplin çeşidi değildir.

Karşı gelme bozukluğuna sahip çocukların disipline edilmeleri kolay değildir bu nedenle söz konusu sorun aileleri daha katı davranmaya sevk edebilir fakat bu çocuğun daha savunmacı ve daha agresif davranışlar sergilemesine neden olabilir.

KGB’ye müdahale ve tedavi elbette uzman eşliğinde gerçekleştirilir. Müdahale süreci çocukla birlikte aile ve okul ortamıyla da ilişkilidir.

Karşıt Gelme Bozukluğu Olan Çocuklar İçin Ev Ortamı Nasıl Düzenlenir?

Ev ortamında en önemli etken çocuğun kendini ifade edebileceği güvenli bir iklimin oluşturulmasıdır.

Ailenin öfke kontrolü ve yönetimi, iletişim becerileri gibi konularda eğitim almaları önemlidir.

Çocuk onun davranışları karşısında gösterdiğiniz tepkileri model alır bu nedenle kararlı fakat aşağılayıcı olmayan bir tutum sergilemeniz son derece önem taşır.

Yapılmasını istediğiniz şeyleri direkt söyleyin ya da net bir şekilde ifade ettiğiniz şeyleri davranışa dökmekte öncü olun. Ne demek istiyorum, örneğin eğer bunu yaparsan sonuçları şöyle olur dediniz. Bunu söyledikten sonra davranışı takip edin ve sonuçları hakkında geri dönüş sağlayın.

Olumlu davranışlarını ödüllendirin olumsuz davranışları ile ilgili geri-bildirim verin nedenlerini sorun.

SINIFIMDA KGB – ÖĞRETMENLER NELER YAPABİLİR?

Öncelikle okul psikolojik danışmanı ve aile ile sürekli iletişim ve paylaşım halinde olmanız hayati önem taşır.

Öğrencinin duygularını ifade etmesine izin verin, sınıfta küçük toplantılar düzenleyebilir kendilerini ifade etmelerine neyi neden yaptıklarını anlatmalarına izin verebilirsiniz.

Öğrencinin davranışını tetikleyen nedenleri ve davranışı sonucu elde ettiği tepkileri gözlemleyin. Sebep ve sonuçları başarılı bir şekilde analiz ederseniz alternatif davranışlar geliştirmesine de yardımcı olabilirsiniz.

Bir ‘ara verme’ ortamı oluşturabilirsiniz. Çocuk karşıt gelme davranışını sergilediğini ya da sergileyeceğini fark ettiğinde sakinleşmek ve düşünmek için burayı kullanabilir.

KGB’li çocuklar öğretmenler için oldukça zorlayıcı olabilirler her zaman okul psikolojik danışmanından destek alın ve karşınızdaki insanı her ne kadar zor olsa da anlamaya çalışın.

Unutmayın; herkes en temelde anlaşılmak ister.


Logoya tıklayarak instagram paylaşımlarıma da göz atın:

Gardner Çoklu Zeka Kuramı ve Zeka Alanları

Zeka, farklı kuramcılar tarafından farklı şekillerde tanımlanan değişik araçlarla ölçülen ve anlayış bakımından kültürden kültüre değişiklik gösterebilen bir olgudur. Örneğin bilişsel gelişim kuramıyla öncü olan Jean Piaget’e göre zeka; çevreye uyum sağlama becerisidir. Gardner, zekanın tek yönlü olmadığını farklı bileşenlerden oluştuğunu ifade etmiştir. Ki tek yön hala bizim ülkemizdeki algıda görebildiğimiz mantıksal metamatiksel beceridir. İşte bu düşünce temelde Gardner’ın çoklu zeka adını verdiği kuramını oluşturur. Bu kurama göre zekanın birden çok bileşeni ve katmanları vardır. Peki bu bileşenler nelerdir?

HANGİ ZEKA ALANLARINDA BASKIN OLDUĞUNUZU KEŞFEDİN

Zeka Alanları

Sözel/ Dilsel Zeka

Kelimeleri algılama kullanma ve yorumlama yeteneğidir. Yazılı ve sözlü anlatım becerileri dili etkin kullanabilme yeni diller öğrenebilme kendini etkili şekilde ifade edebilme becerileri buna bağlı olarak gelişir.

-Şair, yazar, avukat, psikolojik danışman, psikolog

Mantıksal/ Matematiksel Zeka

Analitik düşünme ve problem çözme becerilerinin gelişmişliği ile ölçülür. Matematiksel işlem becerileri mantıksal bilimsel düşünme gelişmiştir.

Bu zeka alanı gelişmiş olan öğrenciler genellikle okullarda başarılı kabul edilen öğrencilerdir.

Müziksel/ Ritmik Zeka

Nota ve ritimleri tanıyabilme müziği yeniden yorumlayabilme kapasitesidir.

Görsel/ Uzamsal Zeka

Uzamsal zekası gelişmiş kişiler üç boyutlu düşünebilir ve zihinlerinde nesne ve mekanları kolaylıkla modelleyebilirler.

Ressam, pilot, şoför, mimar

Bedensel/ Kinestetik Zeka

Bedeni, jest ve mimikleri, vücut uzuvlarını etkin bir şekilde kullanabilme kapasitesi olarak tanımlanabilir.

Sosyal Zeka

Başka bireylerle kurulan her türlü iletişim ve etkileşim becereleri bu kapsamda yer alır. İnsanları anlama ve etkili iletişim kurma becerileri gelişmiştir.

-Psikolojik danışman, psikolog, pazarlamacı, politikacı, avukat

İçe-Öze Dönük Zeka

Kişinin kendi duygu ve düşüncelerini anlamlandırma ve davranışlarını yorumlama becerisini ifade eder. Bu kişilerde içgörü yeteneği gelişmiştir ve diğer zeka alanlarının kendi içlerindeki yansımalarının da farkındadırlar.

Doğacı Zeka

Kurama en son eklenen zeka alanıdır. Bireyin doğa olaylarına, canlılara ve nesnelere karşı ilgisi gelişmiştir.


Gardner’a göre bireylerde bu zeka alanlarının tümü bir arada ve bütünlük içerisinde bulunur. Bazıları daha fazla bazıları ise daha az gelişmiştir. Ayrıca baskın olmadığımız zeka alanlarını da geliştirmemiz mümkündür.


Köy Enstitüleri-

Yedi kişiden yalnızca birinin okuma yazma bildiği yoksul bir dönem, halk özgürlüğüne, milli iradesine kavuşalı yalnızca on beş yıl olmuş. Köylünün, halkın kalkınması için bir şeyler yapmak gerekiyor
.
Mustafa Kemal köylüyü eğitmek için çavuşları görevlendirmeye karar verdi ve uygulamaya geçildi. Bu çavuş ve onbaşılar kurs görecek daha sonra da köylerine dönecek ve eğitim vereceklerdi.
Bir yıl sonra bu işin sadece çavuşlar ve onbaşılarla olmayacağı anlaşılınca köylere öğretmen yetiştirmek için eğitim kurumları açıldı.

Ülke tarım koşullarına göre yirmi bir bölgeye ayrıldı ve mümkün olan her birine köy enstitüleri açıldı.

Burada yetişecek öğretmenler yalnız okuma yazma değil gerek ekme biçme gerek marangozluk hatta müzik veya hasta bakımı öğretecekler yerel aydınlar yetiştirilecekti.

Eğitimin yarısı normal ortaöğretim derslerinden oluşuyordu kalan sürenin yüzde yirmi beşinde modern zirai teknikleri öğreniyorlar ve bu derste ektikleri ürünler daha sonra yemek olarak karşılarına geliyordu.
Öğrenci yaşayarak öğreniyordu.

Okulda çocuğa uygun öğretim ortamları hazırlanırken, hayatında karşılaşacağı durumlara yer verilmelidir.

Bilgiyi iş haline getirerek uygulama adalet ve eşitlik ve eleştiri toplantıları ile aydın yetiştiren bir kurum haline gelmişti enstitüler.

Müfredat yörelerin özelliklerine göre değişiyordu.

Dayak, küötü söz yasaktı ve öğrenciler yönetimden okulun temizliğine kadar her şey hakkında fikirlerini özgürce belirtebiliyorlardı.

Okul yaşama hazırlık olmaktan çok, yaşamın kendisi olmalıdır. Okul, çocukların eleştirici güçlerini kullanarak yaşadıkları bir yer olmalıdır.

Okulda çocuğa uygun öğretim ortamları hazırlanırken, hayatında karşılaşacağı durumlara yer verilmelidir.

Eğitimin amacı toplumu yeniden düzenlemek ve toplumda gerçek demokrasiyi yerleştirmek olarak kabul edilmektedir.

Ayrıca enstitülerde müzik, tiyatro, el işleri gibi ders dışı faaliyetler de destekleniyordu.

Fakat bunların hiçbiri değil de, enstitülerin belki de en efsanevi yönü, enstitüyü ziyarete gelen cumhurbaşkanına özel yemek çıkmasını eleştirebilen bir zihniyeti yerleştirebilmiş olmasıdır.

https://youtu.be/zP7X36MscBo – – Köy Enstitüleri Belgeseli.

Esinlenilerek yazılmıştır.

Stoa Felsefesi

Stoa, M.Ö 4. yüzyılda Kıbrıslı Zenon tarafından Atina’da kurulmuş felsefi bir okul. Stoa yani kemeraltı o dönemde çok yaygın . Zenon ve öğrencileri de bu kemeraltılardan biri olan Stoa Poikile’de buluştukları için stoacılar ismini alıyorlar.

Stoacılığın temel düşüncesi sadece değiştirebileceğimiz şeyler üzerinde endişelenmemiz gerektiğiydi. Çünkü yaşadığımız olaylar çoğu zaman kontrolümüz dışındaydı ve kontrol edebildiğimiz şey ise bu olaylara karşın takındığımız tavır yani tutumumuzdu. Daha da ileri gidersek bu birçoğumuzu rahatsız hissettirebilir ama onlara göre duygularımızın ipleri tamamen bizlerin elinde, yani mutsuz hissediyorsan bunun tek nedeni sendin.

Şeylerin senin arzu ettiğin gibi olmasını isteme, nasıl oluyorlarsa öyle olmalarını iste, böyle yaparsan her zaman mutlu olursun. *

Stoacı filozoflar temelde bu görüşlere dayanan bir yaşam benimsersek yaşamdan aldığımız doyumun artacağına inanıyorlardı. M.Ö 4.yy da temellenmiş bu felsefi düşünceler bugün aslında depresyon, kaygı bozuklukları, tssb* gibi önemli psikolojik rahatsızlıklarının tedavisinde kullanılan yöntemler olarak karşımıza çıkıyor. Kişinin değiştiremeyeceği yaşam olaylarını kabullenmesi bunların başına gelme olasılığı ile yüzleştirilmesi etkili bdt* yöntemlerindendir. Üstelik başına gelen şeyleri kabullenmenin o olayın getirdiği üzüntü ve stresle başa çıkmada etkisi yadsınamaz.

Zaten en iyi bilinen stoacılardan biri olan Epiktetus (m.s 55-135), hayatına bir köle olarak başlamıştı. Yaşam onun için kolay değildi, açlık ve acıyı şiddetli yaşadı. Topal kaldı. Yani insanlara acı ve dertle nasıl başa çıkacaklarını anlatırken aslında kendi deneyimlerini tarif ediyordu. Bedenlerimiz birer köle olsa da zihinlerimiz özgür kalabilir* felsefesi Amerikalı bir savaş pilotu olan James B. Stockdale’e de ilham oldu.

Stockdale tam sekiz sene esir kaldı ve türlü işkenceler gördü. Ailesini tekrar görüp göremeyeceğini bile bilmiyordu ama her nasılsa kendisiyle birlikte esir olan kendisine bağlı askerlerin morallerini çökertmeden hayatta kalmalarını sağlamak için sürekli çabalıyordu.

Peki bu nasıl oldu?

Sekiz senenin sonunda ülkesine dönen Stockdale, ‘kamptan kimler sağ çıkamadı?’ sorusuna,

“Çok kolay. İyimser olanlar. Her şeyin çok iyi olacağını düşünenler, genellikle o kamptan sağ çıkamadılar. Çünkü onlar, Noel’e kadar buradan kurtuluruz, Noel gelip geçiyor ama onlar kalıyordu. Bu sefer Paskalya’da kurtuluruz diyorlardı. Paskalya gelip geçiyor, yine orada kalıyorlardı. Ardından Şükran Günü’nü bekliyorlardı. Sonra tekrar Noel. Sonunda hayal kırıklığı içinde ölüp gidiyorlardı”diye cevap verdi.

  1. Kılavuz Kitap, Epiktetos
  2. TSSB : Travma Sonrası Stres Bozukluğu
  3. BDT: Bilişsel Davranışçı Terapi